Köşe Yazıları

YOKUŞ/MUTLULUĞA SAPAN YAN YOLLAR

YOKUŞ/MUTLULUĞA SAPAN YAN YOLLAR
Gökkuşağı Köşesi Banner

Arkadaşımın ıslanmayayım diye verdiği şemsiyeyi açmıyorum Taksim’e ayak bastığımda. Birkaç gün önceki hastalığın izlerini taşıyor olsam da, nedense “Olmayacak sana bir şey, içinden geleni yap, yağmuru hisset,” diyen sesi dinliyorum. Sıraselviler’den aşağı yürüyorum. Buluşacağımız kahveye varınca kendime ağaç altı bir masa seçiyorum; bir çay söyleyip kitabımı açıyorum: Sırça Fanus – Sylvia Plath. Esther en son Hanımlar Günü’nden bahsediyordu. Kitap elimde okunmaksızın kaldıkça, doğal olarak Esther de hala o günden bahsediyor olacaktı. Genç ama yüzünde bir ciddiyet asılı garson çayımı getirdiğinde çay tabağının yanındaki şekerleri alabileceğini -bu kez- söylemiyorum O’na. Kaç yıldır yapmadığımı yapacak; şekerli çay içeceğim. Şekeri atıyor, karıştırıyorum ve bir yudum alıyorum. Ne acayip tadı… derken telefonum çalıyor:

“Neredesin, hala yürüyor musun?”

“Hayır, yürümüyorum. Bir ağacın altında oturuyorum.”

Bir ağacın altında oturuyor olma düşüncesi çok hoşuma gittiği için, o düşünceye bırakıyorum kendimi ve O’na o ağacın buluşacağımız kahvede olduğunu söylemiyorum. Kırlarda bir yerlerde bir ağaç varmış da ben o ağacın altında oturuyormuşum ve birazdan O da yanıma gelecek; başını benim dizlerime koyacak; ben de O’na Esther’in hikayesini yüksek sesle okuyacağım sanki. Arada bir de saçını çekecek; “Uyumaaa… dinlesene ya!” diyeceğim. Şefkatli dizlerde insan uyumaz da ne yapar. Sesiyle irkiliyorum:

Neredesin tam olarak? Hangi ağaç?”

“O kahvedeki koca ağaç.”

“Ben de oradayım ama seni göremiyorum?”

“Ağacın arkasına saklandım ben. Ondan göremedin demek ki.”

“Tamam, ben seni görüyorum. Arkanı dön.”

“Ceee ÖÖÖÖ…” diye bağırmak geliyor içimden o an. Suratsız suratsız oturmakta olan bir kadının aniden ‘Ceeee ÖÖÖÖÖ’ diye bağırması bana komik gelirdi. Basit şeyler, bana en komik gelen şeylerdir.

Gülerek geliyor; sarılıyor bana. Ayağa kalkıyorum. Ayaktayken gene ben O’nun yanında çok ufacık ve kısacık kalıyorum. Bir daha sarılıyoruz. İki yıldır birbirimizi görmediğimizi düşünüyorum.

“Nasılsın?”

“İyiyim. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim. İyi görünüyorsun.”

“Sen de iyi görünüyorsun.”

“Farklı yaşıyorum artık hayatı.”

“Ben de farklı yaşıyorum hayatı.”

“Bir çay daha içelim mi?”

“İçelim.”

“Türk kahvesi içelim mi?”

“İçelim”.

“Masa değiştirelim mi?”

“Değiştirmeyelim.”

“Neden?”

“Neden değiştirelim ki?”

“Orası daha korunaklı. Rüzgar almıyor.”

“Sen eskiden üşümezdin.”

“Artık üşüyorum; rüzgara karşı dayanaklı değilim artık.”

“Ben hiçbir zaman değildim.”

“Sen hayatı hep düzgün yaşadın.”

“Ben hayatı düz giden bir yol gibi yaşadığım için, mutluluğa sapan yan yolları hep kaçırdım.”

“Ne dedin sen?”

“Bir şey demedim.”

“Anlamadım; güzel bir laf ettin?”

“Güzel bir laf etmedim; sosyal medya iletisi olabilecek bir şey söyledim. Akşam yazalım ikimiz de facebooka, twittera bakalım ne kadar beğeni alacağız.”

“Sen çok komiksin ve ummadığım anlarda çok komiksin, hep de öyleydin.”

“Sen de komiksin; bak nasıl gülüyorum sana. Baktın mı?”

Kendi sözüme kahkaha atıyorum bu kez-hiç sakınmadan kendimi. Konuşuyoruz, konuşuyoruz, gülüyoruz, gülüyoruz. Yeniden görüşmek üzere sözleşip kalkıyoruz. Yeniden görüşmüş ve görüşecek olmak umut veriyor bana.

Ben hayatı düz giden bir yol gibi yaşadığım için, mutluluğa sapan yan yolları hep kaçırdım. Sıraselviler’den yukarı doğru yürüyorum bu kez ve kafamda kendi ettiğim bu cümle var. Öyle hissettiğim için mi böyle konuşuyorum yoksa öyle konuştuğum için mi bu cümledeki gibi hissediyorum? Yürüyorum ve bu düşünceleri kafamda tutarak, biraz önce o kahvede yaşamış olduğuma müdahale ediyorum.

Müdahale etmediğimde nasıl bir yaşam sürüyorum? Bensizken, benim hayatım nereye nasıl akıyor? İzlenimci, gözlemciyken ben, ne oluyor ve ne olmuyor? Bu soruların yanıtları bazen şaşırtıcı/ hoşa giden, bazen de kırıcı. Komşu evleri gözetleyen biri gibiyim kendi yaşamımda. Küçükçekmece-Sirkeci hattında gidip geldiğim tren yolculuklarında, en çok hoşlandığım, raylar boyunca uzanan ev-içleri idi. Ev-içleri boyunca uzanan yaşamlar; insanlı-insansız yaşamlar. Gözüme takılan duvarda asılı bir resim ya da saat. Biri uzun zamandır sabit, diğeri tik-tak. Benim elimde ya da ağzımda gevrek gevrek simit. Kim kimdir ve ne zamandır o evdedir? Gördüğüm bu mutsuz suratlı kadın belki çok mutludur. Ya da çok değil ama mutlu. Şu gülen adam ise mutsuzdur ya da çook çok mutsuz. Ve bir çocuk, iki çocuk, sayısız çocuk.. Oyun oynadıkları sürece bu soruların içinde yer almayacaklar; almasınlar. Göründükleri gibiler, densin onlar için. Müdahale edilmesin. Oyun oynasın onlar hep. Yokuş olsun bir tane, ondan aşağı yuvarlasınlar bir topu. Top… top.. top..topi top 🙂 Sabit olmasın saatler; hep tik tak hep tik tak olmasın. Düzen kendi içinde -en azından- bozulsun: Tak-tik tak ve tik diye çalışsın saatler. Olur mu öyle o da belli bir düzen içeriyor. Düzen her şekilde bozulsun: Ne tak ne tik. Ne tik ne tak. Tak-tik’liksizlik. Taktiksiz yaşamak lazım hayatı. İçimden geçenler.. içimden geçmesine izin verdiklerim.

Minibüsten iniyorum; mahalleye giriyorum. Hep aynı yokuşun başında buluyorum kendimi. Çocukluğumda oynadığım yokuştan aşağı kendini bırakma oyununu oynamaya cesaretim yok ki öylece kalıyorum her defasında ve hep aynı yokuşun başında. Kendimi yokuştan aşağı bıraktığımda duyduğum heyecanı hiç unutmadım. Şen kahkahalar atardım bedenim kontrolsüz bir şekilde yokuşun sonuna koşarken. Gözlerim ve ağzım açılır; uzun bir çığlık atardım: “Aaaaaaaaaaaaaaaaaaa…”..

Yokuş düzlüğe kavuştuğunda çığlığım yerini tek kalp atımlığı bir sevince bırakırdı. Ağaçlar ve merdivenler vardı bir de. Yüksek yerlerde yaptığım cesaret denemeleri. Ağacın gökyüzüne en yakın dalında olmak; merdivenin en üst basamağından atlamak, balkon demirlerinin dışına çıkıp yüksekliğe meydan okumak. Ah annemle babam görseydi ne korkarlardı, kim bilir. Cesaret denemelerinden daima başarıyla çıkmış bir çocuktum ama şimdi yani yetişkin olmak zorunda olduğum şu zamanda başında dikildiğim yokuş, sağa sola savrulmadan dümdüz giden bir yol benim için. Yokuştan aşağı kendini bırakamayacak kadar korkağım artık. Küçüklüğünde cesur “büyüklüğünde” korkak binlerce insandan biri olmuş olmaya dair şaşkınlığım ha geçti ha geçecek. Belli ki şaşkınlığım geçtiğinde başlayacak yetişkinliğim. O zaman ne attığım şen kahkahalar ne o uzun çığlık ne de o ‘tek kalp atımlığı’ sevinç kalacak aklımda. Her şey kendiliğinden ‘yok’ olacak. Varken yok olan birçok şey gibi hafızamdan silinecek.

Yokuştan usul usul dikkatli adımlarla iniyorum; eve giriyorum. Akşam yemeği çoktan yenmiş; ben de bir şeyler atıştırıp, odama çekiliyorum. Esther hala Hanımlar Günü’nden bahsediyor ama ben gözlerimi kapıyorum: Yağmur, kafe, yüzünde ciddiyet asılı garson, şekerli çay, koca ağaç, şefkatli dizler, uyumaya kapanan gözler, O, CEE ÖÖÖÖÖ, iyi görünmek, rüzgara karşı dayanıklı olmak, tren, çocuklar, yokuş, yokuştan aşağı yuvarlanan top, Tik-tak, tak-tik, taktiksiz yaşamak, yine yokuş, yokuştan kendini bırakmak, şen kahkahalar, tek kalp atımlığı sevinç, düz yol, müdahale, mutluluğa sapan yan yollar…

Ayşe UMUT

YORUMLAR (2)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

  1. Serhat diyorki:

    Çocukluğumda bizim siteyi diğer siteden ayıran beton çitlerin üzerinde, dengemi kaybetmeden yürümeye çalışırdım. Bu rutini o kadar sıklıkla yapmaya başlamıştım ki; artık gözlerimi kapayıp, sevinç çığlıkları atarak yürüyebiliyordum o beton çitlerin üstünde. Çok geçmeden mahallenin diğer çocukları beni taklit etmeye başlamış ve ardımda sıra oluşturarak beni takip ediyorlardı. Fareli Köy’ün Kavalcısı gibi… Öyle hissediyordum kendimi. Doğal lider! HA HA HA! O çocukların annelerinden yediğim azarları ise birer andaç gibi kabul ediyordum. Ben, çocukluğumdan sonra o düz yoldan yürürmüş gibi yapıp, hep yan yollara sapan ama sonrasında korkup yine düz yol’uma dönen adam; yine gıptayla okudum yazını. İçini hafiften tanımaya başlamak ne hoş! Sözde on yılı aşkın zamandır tanışığız değil mi(Kıkırdadım)? Teşekkürler zihnimde oluşturduğun karnaval için Ayşe…

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL