Köşe Yazıları

YERİN DİBİNE BATIRMA SEANSI… BİR KENT HİKÂYESİ

YERİN DİBİNE BATIRMA SEANSI… BİR KENT HİKÂYESİ
Gökkuşağı Köşesi Banner

Olmaması gereken kişiyle olabileceği bir mekândaydı. İlk içkiler bitene dek kendini çok iyi hissediyordu. İlk içkiler bitince “eh şöyle böyle” oldu. İkinci içkiler bittiğinde ise “N’apalım. Dayanacaksın işte” oldu.

Dayanması için üçüncüye geçmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Ve geçti… Karşısındaki şahıs normal insanlardandı ama ne yazık ki normal bir sohbetin “monoloğa” dönüştüğü noktayı fark edemeyecek kadar “düz” biriydi. Salladığı her başta ve her gülümsemesinde normal insan, “dinleniyor” olmanın sevincini yaşıyordu. Belliydi ki yıllardır kendisini kimse dinlememişti.

Hâlbuki tüm bu olan biten şarkıdaki ile aynıydı: “Bazen de gülümsedim nazikçe, dinlemediğim belli olmasın diye.”

Böyle bir akşam nasıl “geçirilecekti”? Telefona baktı yan gözle. Çalar umuduyla, ama çalmadı. Yapılacak başka ne vardı ki? Nasıl kalkacaktı o mekândan ve hangi bahane ile? Sonunda normal insan artık “beğeniliyor” olmanın en haz verici noktasındayken tutamadı kendini:

“Benim gitmem gerek”…

Normal insan şoke olmuş ve bozulmuştu. Ama kendini düşünüyordu bencilce. İçinden geçen: ‘Uff kaç zamandır hiç böyle hissetmemiştim. Gidilir mi tam da havaya girmişken? Hatuna bak yahu…’

İçinden geçeni söylemez normal insanlar. Bu hikâyenin normal insanı da kibarca: “A-aaa neden kalkıyorsun? Bir şey mi oldu? Yoksa seni kıracak bir şey mi söyledim?” diye sordu elbet…

“Hayır… Sen bir şey yapmadın. Ben kötüyüm. Kusura bakma. Hemen çıkıyorum buradan!” diye cevap verdi içinden geçeni söylemekten çekinmeyen kadın. Sonra çantasını. Ve sonra cüzdanını açtı. Cüzdanından çıkardığı parayı uzattı normal insana.. Normal ADAM aslında almak istedi parayı tabii 🙂

Boşa giden bir akşam olmuştu ve hırslanmıştı. Ama almadı… Düz bir ADAM’dı ama “geleceğe yatırım,” yapmayı düşünebilecek kadar zekaya sahipti. Kadın tüm bu bir iki dakikada adamın aklından geçeni okuyup yaptığından asla pişman olmayacağını anladı. İğrenmişti bu NORMAL ve DÜZ adamdan… Hesapçı kitapçı ve üstelikte asla kendisi kadar zeki olamayacak bu zavallıdan hemen uzaklaşmalıydı:

“Sağol içkiler için.. Hoşça kal.”

“Bir daha görüşür müyüz?” Cevap vermedi ama gülümsedi yeniden ‘nazikçe’, “Hoşçakal…” Sonra yürüyüverdi kapıya, arkasına hiç bakmadı…

Yokuşun sonuna vardığında gülümsüyordu yine.  Ama bu kez ‘nazikçe’ değil. Bu daha çok “ohhhh be…” gülümsemesiydi. Hani kıkırdama ile karışık olandan. Biraz kahkahaya meyilli olandan. Kendiyle gurur duymuştu. Artık gece onundu. Akşamdan geceye geçilmişti ve O yalnızdı.

Karnı acıkmıştı. İstediğini yapabilecek kadar parası vardı cebinde. Olmasa da bankadan çekiverirdi. Meydandaki büfelerden birine girdi. Bir masaya oturdu. Kaşarlı döner ve ayran söyledi. Onlar gelene dek bir sigara içti. Hala gülümsüyordu. Özgürlük ne güzel şeydi… Kaşarlı dönerin yarısını yedi sonra… Ayranın köpükleriyle uğraştı daha çok. En sevdiği şeydi açık ayran.

Köpükler dudaklarına bulaşmıştı. Çantasındaki aynayı çıkarıp baktı; peçeteyle temizledi dudaklarını. Sonra, hesabı ödedi ve çıktı. Yağmur başlamıştı. Yağmurda ıslandığında saçı ne de güzel olurdu… Zaten mis gibi kokuyordu hala saçı. Bulundukları mekânda saçı sigara dumanını içine çekecek kadar uzun kalmamıştı. Ve işte ne de güzel kokuyordu saçı! Geçmiş akşamlarından birini hatırladı ama vazgeçti uzun uzadıya “yad etmekten.”

Yağmurda yeterince ıslanmıştı; bir kafe bulup oturmak istedi. Henüz çok geç değildi zaman olarak. Bir kafeye oturacak ve sabah konuşmuş olduğu arkadaşını arayacaktı. Kafasında olanı yaptı. Bir kafeye oturdu ve arkadaşını aradı:

“N’aber? N’apıyorsun?”

“Evdeyiiiiiiiiimmmm.. N’apayım…”

“Sana geleyim mi?”

“E, sen çıkmadın mı dışarı? Buluşmadınız mı?”

“Buluştuuuk. Ama çok sıkıcıydı. Sinirlendim daha doğrusu ve kalktım hemen.”

“A, niye ki?”

“Çok düz ve bencil biri ya, boş ver. Salak yani… Konuşacak bir şeyim yoktu anlayacağın.”

“:) Anladım… Haydi, atla gel o zaman. Ne güzel oldu haa… Valla çay içeriz… İstersen çıkıp şarap da alırım?”

“Çay iyi. Geliyoruuuummmm… :)”

Çok sevinmişti işte. “Otobüsle mi yoksa taksiyle mi gitsem? Hııııımmm. Taksi tabii… Kahve söylemişti biraz önce ama içmeden kalkacaktı, çünkü canı öyle istiyordu. Garson çocuğu çağırdı, iptal etmeden kahveyi parasını ödedi ve çıktı.. Caddede hızlı adımlarla yürümedi üstelik. Öyle bir rahatlık çökmüştü üstüne. Huzur…

Huzur duyduğu şey neydi? “Birinin göğsünde uyuyakalmak,” dedi içinden. Düşüncenin iğrençliğiyle birlikte huzurdan da eser kalmamıştı artık. Ona göre birine ihtiyaç duymak kadar zavallı bir şey yoktu. Arkadaşına gidiyor olmak kendiyle gurur duymasına nasıl yol açabilirdi? Kaç insan bu rutin davranıştan gururlanırdı ki? Kızdı kızdı kızdı kendine. Telefonu çalıyordu. Duymadı önce. Sonra duydu ama açmak istemedi bu kez de. Nedense kesilmiyordu aletin sesi. Çok ısrarlıydı. Açmaya karar verdi. Koca çantasının içinde bulamadı telefonu. Eliyle arıyordu çünkü. Gözleriyle değil. Kaç kez bunu bir daha yapmayacağım demişti kim bilir kendine. Ve hep yapmıştı. Sesi kesildiği anda buldu telefonunu. Bu da çok tanıdıktı. Ses kesildiği anda bulurdu hep bu aleti. Arayan numaraya baktı… Arkadaşıydı. Caddede durdu. Yürürken telefonda konuşmayı beceremiyordu. Aradı. Ağlayan sesiyle ve “Nurrrrrr……. Erkan beni terkettiiii… Çok kötüyüümmm,” çaresizliğiyle cevap verdi arkadaşı. “Lanet olsun… Gene aynı noktadayız, ” dedi içinden. “İyi olmuş.” dedi dışından. ” Nasıl yaaaaa? Ne iyi olmuş? Nurrrrr?” Cevap vermedi Nur. Nasıl toparlayacaktı onu düşünüyordu…

Vazgeçti toparlamaktan: “Senden ayrılması iyi olmuş bence. O senden çok daha zorlayıcı biriydi Esin. Yani sen ona az geliyordun. Uğraşmak ve …” diye atıverdi ağzından kafasındakini. Toparlamak istemedi evet. Arkadaşı şoke olmuştu… İnsanları böyle anlarda şoke etmek iyi bir şeydi Nur’a göre… “Bana mı diyorsun bunu Nur? Hani ben ondan çok ama çok iyilerine layıktım? Hani sen beğenmiyordun bana yakıştırmıyordun Erkan’ı?” İstersen bunu telefonda konuşmayalım Esin. Geliyorum ben… Taksiye biniyorum.” “Hayır, şimdi söyle… Hem gelme buraya. Nasıl konuşuyorsun baksana…” “Ben doğruyu söylüyorum. Tamam, sana yakışmıyor dedim ama bunu sadece sen iyi hisset diye dedim ben. Yoksa onun yanında daha da ezilip büzülecektin…” “Gelme Nurr… Gelme! Sen de bana yalan söyledin! Herkesin Allah belasını versin!”

Kapamıştı telefonu Esin. Nur, bir kez daha yalnız kalmıştı kendisiyle. Esin’i kaybetmiş miydi acaba? Esin olmazsa hayatında ne yapardı? Esin’in ne faydası vardı ki ona? Esin zaten yılda en az beş ilişki yaşar ve hep hüsrana uğrardı. Zayıftı çünkü. Kendini bilmez biriydi. Gözü yükseklerdeydi hep. Ama kendi çok aşağılarda… Esin’i kendisine bağlayan neydi ki sanki? Yazlıkta küçücükken birlikte oynarlardı. Sonra aynı apartmana taşınmışlardı babaları ortak olunca… Sonraları da aynı okullara gitmişlerdi. Sabah, akşam birlikte yaşamışlardı. Kötü günlerde birlikte olmuşlardı. Anneleri birbirlerine benzesinler diye çok uğraş vermişlerdi. Çünkü anneleri birbirlerine benziyorlardı. İşte bu kadardı ortak geçmişleri. Esin olmasa da olurdu Nur’un hayatında. Düşündü düşündü Nur. Tüm bunları Esin gecesini kendisinden çalmış olduğu için mi düşünüyordu şimdi? Bu gece onun gecesiydi ve Esin kendi küçük trajedisiyle bu geceyi mahvetmişti. Olay bu muydu?

“Acımasız bir insanım ben… Uff nasıl ağlıyordur canım benim yaaa… Geri zekâlı Nurrrr…”

Kadınlar birbirlerine acımasızlar, dedikleri bu olmalıydı… “Ben aslında Erkan’ın Esin’e fazla olduğunu düşünmüyordum ki. Tam tersini düşünüyordum. Neden söyledim bunu? Acıtmak istedim, değil mi? Kendi yaşamım kötü diye onunki de kötü olsun istedim. Hem zaten kötü bir haber vermişti. Neden ikinci kötülüğü yaşatmak istedim ki?”

Yoldan geçen bir taksiyi durdurdu sonra. Esin’e gidecekti. Esin onu affederdi. Esin her zaman herkesi affederdi!

Nur saatine baktı. Artık geceden sabaha doğru ilerlemekte olduğunu fark etti. Trafiğin olmadığı bir zamanda İstanbul’un hele hele Boğaz’ın keyfini sürmek fikri de gelmedi aklına. Taksiyi kullanan delikanlıdaydı aklı. Aynaya yansıyan bembeyaz yüzüne ve buna tezat zeytin gözlerine dalmıştı kendi gözleri. Sağ bileğinde gümüş bir künye vardı delikanlının. Mavi gömleğinin altında kayboluyordu üzerinde yazılı olan ismi. Neydi ismi. “Er…” kısmını görebiliyordu sadece. Ersin mi, Eren mi, Ersan mı, Ercan mı? Neydi ismi, neydi? Böyle anlarda aklına gelen isimler hep kendi hayatından alıntı isimler olurdu.. Lise arkadaşlarının isimleri. Sevgililerinin isimleri. Komşuların isimleri. Dayanamadı sordu Nur: “İsminiz neydi acaba?” “Benim adım Mehmet’ti altı yaşına kadar abla, ama sonra Eren demeye başladılar. Mehmet dedemin adıymış. Annemle babam çok takışmış Mehmet mi, Eren mi diye? Neyse dedem ölene kadar Mehmet demişler. O öldükten sonra kütükteki adı kullanmaya başlamışlar. Babam hala “Pek sevindin babam ölünce değil mi? ” diye takılır anneme… Neyse işte abla. Benim adım Mehmet’ti ama Eren oldu. Sonradan… Hahahaahahahahaha…”

“İlginç bir hikâyeniz varmış cidden. Ben de hani neydi diye sordum ama içimden gülmüştüm aynı anda. Sanki önceden başkaydı da sonradan başka olmuş gibi düşündüğüme gülmüştüm. “Anlamadım abla? Nasıl?”

Nur taksici çocuğa bakıp “Boşverrr…” dercesine gülümsedi. Uzun çok uzun bir cümle kurmuştu ve gene normal bir insan sohbetinin akışını kesmişti… Delikanlı da belli ki kafası yorgun yinelememişti sorusunu. “Trafik de nasıl açık bu gece. Tabii geç saatte hep böyledir.” “Yok, abla perşembe ya bugün ondan dolayı. Hafta sonu bu saatte de olsa çok trafik oluyor. Ama bak perşembe. Geldik bile… ” “Evet, tam yirmi beş dakika…” “Nerde ineceksin ablacım?” “Iıııııım sen beni şu ilerideki ışıklarda indir.” “Peki emrin olur ablacım..”

Ne de çok abla abla abla ablacım diye tekrar etmişti delikanlı. “Ha tamam tam burada ineyim ben.”

Nur beyaz tenli zeytin gözlü delikanlıya parasını ödeyip indi taksiden. Bu kez elleriyle değil gözleriyle aramıştı koca çantasındaki cüzdanını. Ve dolayısıyla ilk kez bir taksiden inerken kızmamıştı kendine. Esin’i cep telefonundan arasa mıydı acaba? Gelme sakın demişti ama geleceğini biliyordu mutlaka. Birbirlerine böyle anlarda hep “gelirlerdi”. Ya da “giderlerdi”. Kızgınlık ve büyük üzüntüler bir araya getirirdi onları. Bu gecenin kızgınlığı Nur’a, büyük üzüntüsü Esin’e aitti. Nur’a göre böyleydi. Esin’e göre belki aynı, belki farklıydı. ‘Zaten ya aynı ya da farklıdır. Her şey…’ dedi Nur içinden. Sonra bunu dışından da tekrarladı sokakta, ileride yürümekte olan bir çiftten başka kimsenin olmadığını görünce…

İkinci kez gene dışından fakat daha yüksek sesle tekrarladı aynı cümleyi… Bu kez sondaki “her şey”i cümlenin sonuna yapıştırarak: “ZATEN YA AYNI YA DA FARKLIDIR HERŞEY…” “Her şey mi her şey mi?” diye de düşündü yanı sıra.

Aramadı Esin’i. Hemen köşeyi döndüğünde yokuştan çıkacaktı. Merdivenlerden değil yokuştan çıkacaktı. Böyle seviyordu Esin’e gitmeyi. Her seferinde nefes nefese kalmayı tercih ediyordu… “Uff çok yoruldum. Öldürdü bu sizin yokuş yine beni!” demeyi seviyordu Esin kapıyı ona açtığında. Esin’e gitmenin seremonisi buydu çünkü. Sanki buydu.

Zile bastı Nur. Alttan üçüncü zil. Megafonsuz bir apartmandı. Esin’in “Kim O?”sunu ancak pencereden aşağı bir seslenme şeklinde duyardı hep Nur.

“Kim Ooo?”

“Beniiimmmm… Nurrrrrrrr…”

“Zıt zıt zıt” Üç zıttan sonra kapı açılırdı hep. Gene öyle oldu. Nur ikinci kata kolay tırmanırdı. Yokuştan sonra idmanlı olmakla ilgili idi bu. Hoplaya zıplaya çıktı Nur merdivenleri. Kapı aralıktı. Esin onu karşılamamıştı. Bu birbirlerine küs olmak üzere olduklarının işaretiydi. Açtı kapıyı girdi içeri Nur.

“Kuzucuuuuk… Kuzucuğum benim. Aman da çok kızmış kırılmış bana benim koca memeli Esin’im… Neredeymiş acabaaaaaa?”

Ses gelmemişti. Nur anlamıştı ki Esin yatak odasında kendini yatağa atmıştı. Muhtemelen ağlıyordu ya da biraz ağlamıştı. Ama gözlerindeki yaşları Nur da görsün diye silmemişti. Ne de olsa birazdan birlikte ağlayacaklardı.

“Sen kendi koca memelerine bak… Buradayım ben… Yatak odasında…”

“Buldum seniiiiiiiiiiiiiii… Aaaaa ağlıyor musun sen… Gel bakayım buraya. Sarıl bana şöyle… Öpeyim gerdanından…”

“Git! İstemiyorum. Bu kez çok ileri gittin Nurrrrrrrrrrrrrrr…”

“Bak valla mahsus yaptım. Sen şimdi kötüsün. Ağlamak istersin diye. Hani daha kolay ağla .. Ağla da rahatla diye… ”

“Yalan söyleme. Ben aptalım değil mi? Hep aptaldım ve hep böyle kalacağım. Bu yüzden de hep terkedilen olacağım. Sen bana gerçeği söyledin Nur. Teşekkür ederim.”

“Sen bana gerçeği söyledin Nur. Teşekkür ederim .”

“Tekrar etme söylediklerimi oyun değil bu.”

“Tekrar etme söylediklerimi oyun değil bu.”

“Yeter Nur. Ağlarım bak gene haaaa…”

“Yeter Nur. Ağlarım bak gene haaaa…”

“Uffff…”

“Uffff…”

“………….”

“………….”

“Şimdi de hareketlerimi tekrar ediyorsun. Ve görüyorum seni…”

“Senin kafan yastığın altında değil mi? Oradan beni mi dikizliyorsun sen bakiiim? Hem sen hani ağlıyordun? Canım benim bir tanecik Esin’im. Haydi gel öpeyim seni. Ama haydi bak saat gecenin biri olmuş. Sonra konuşacak vaktimiz kalmayacak. Eğer sen böyle poz yapmaya devam edersen…”

“Ben poz yapmıyorum. Çok üzgünüm Nur.”

Güzel bir oyundu bu oynadıkları ama yeterliydi. Esin gerçekten de çok ama çok üzgündü. Çünkü gözlerindeki yaşları silmişti. Demek ki üzgündü. Üstüne gitmeden konuşturmaya karar verdi Nur Esin’i.

“N’oldu? Anlatsana”

“Aslında bir şey olmadı. Yani hep olan oldu.”

“Yani?”

“Sen bana fazla iyisin dedi. Ben seni kaldıramam dedi.”

“Hımmmmmm… Evet, hep olan olmuş.”

“Gerçekten sen ciddi değildin değil mi Nur? Yani bana Erkan sana fazla derken hani… ?”

“Değildim. Onun dediği gibi sen ona fazlasın Esin. Yalan söyledim mi ben sana hiç?”

“Evet söyledin.”

“Ne zaman söyledim?”

“Eeeee söyledin ya… Buraya gelmeden telefonda.”

“Hahahaaha salak… Doğru evet. O dediğim yalandı evet. Peki, haydi başlayalım!”

“Tamam, sen başla…”

“Erkan salağın tekiydi. Kendini bir bok sanan entel bozması bir şey işte.”

“Evet değil mi? N’apıyodu biliyor musun?”

“Hahahaha haydi iyi gidiyorsun anlat anlat. Anlaattttt :)”

“Dışarı çıkmadan önce. Mesela sizle falan buluşmalarda. Sizle neler konuşacağını önceden planlıyordu!”

“Ayyyyyyy iğrenç bir şeymiş bu Erkan…”

“Hahahahahahaha…”

“Hahahahahahahaah. E peki sen nerden biliyorsun bunu?”

“Ya önceleri anlamadım tabii. Ama bir akşam, hani Demgah akşamı.. Evden çıkmadan masanın üstünde bir kâğıt gördüm. Tuvaletteydi O. Ben de açtım baktım neymiş diye.”

“Ana! Neymiş neymiş?”

“Böyle liste yapmış. Konu başlığı atmış. E ben gene anlamadım tabii. Ama sonra…”

“Ama sonra yemekte O konuştukça senin jeton da düşmeye başladı tabii.”

“Evet, aynen bu oldu. Utandım tabii bunu sana söylemeye.”

“Yok, ben anladım ki zaten. İnsan onca hızla bir konudan diğerine nasıl geçebilir ki başka türlü? “Dur dur daha neler var neler! İnanamayacaksın!”

Nur ve Esin sabaha kadar güldüler. Bu yaptıkları en güzel ayrılık sonrası terk edeni “Yerin dibine batırma” seansıydı. Yerin dibine batırma seansı, bu kentte yaşanan her aşk için en lazım şeydi ne de olsa.

Ayşe Umut

Tarih: 2012 / Çizim; Ayşe UMUT / Karakterler: Ayşe UMUT – Gülcan PANDORA / Bir “Yere batırma seansının ölümsüz hali!”

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL