Köşe Yazıları

YASTIK

YASTIK

Midem kazınıyor, bu semtte oturup da hiç balık yememiş olmak geçiyor aklımdan. Balık Pazarının yanındaki dışarıda sedir tabureli minik masaları olan iki balık restoranının önünde duruyorum. Balık ekmek alıp eve gitmek niyetim. Hangisinden alsam sorusunu sormamla birlikte kafası sürekli karışan biri olduğumu hatırlayıp o kararsızlık girdabına girmeden, benimle ilk konuşan garsonla konuşmaya başlıyorum. Biraz kilolu kirli sakallı ve yarı kel güler yüzlü bir adam. Paket mi burada mı diye soruyor. Paket diyorum içeri giriyorum. Bir aile içeride balıklarını yiyor. Gözüm salatalarına takılıyor; çok iştah açıcı. Şuraya otursam ben de böyle iştahlı iştahlı yesem mi? Midem kazınıyor ama iştahım var mı ki? Mezgit ve hamsi ekmek yapıyorlarmış, tabelada öyle yazıyor. “Çupra ekmek de yapıyor musunuz?” diye soruyorum. “Tabii tabii,” diye cevap veriyor usta- balıkların kızardığı yağ kazanının ardından. Benimle ilgilenen garson ise “Biraz pahalı ama…” diye fısıldıyor. Ne kadar pahalı acaba? Artık sordum almam lazım tabii, “Tamam, bana bir çupra ekmek o zaman,” diyorum. Bir süre içerde dikiliyorum, çaktırmamaya çalışarak aileyi dikizliyorum, sonra dışarı çıkıyorum. Garson, buyurun oturun diyor. Sonra bana şöyle bir dikkatli bakıp, “Gerçi hep masa başındasınızdır, oturmak istemeyebilirsiniz,” diyor. Bunu söylemeden biraz önce oturmuş bulunuyorum ben. Adam neyi kastetti acaba bana öyle baktıktan sonra? Kıyafetimden yola çıkarak mı yoksa tombullaşmış bedenimden yola çıkarak mı oturmayabileceğimi düşündü yoksa oturmamam gerektiğini mi ima etti? Adamcağız bilmiyor ki böyle anlarda ben hep dikilmeyi tercih ederim. Orda yemeyeceksem oturmam. Ama bu kez oturuyorum. Hiç acelem yok ki benim artık.

Yan masada en fazla yirmi beşlerinde olduğunu tahmin ettiğim iki kişi oturuyor, erkek olan çoktan bitirmiş yemeyi, kadın olan hala devam ediyor. Aralarında sanırım bir şey var ve kadın olan özenli özenli ısırıyor balık ekmeğini. Erkeğin ‘bu da amma hapır hupur yiyor’ demesinden korkuyor belki de. Erkek epey beklemiş anlaşılan, sıkıntıya girmiş bir muhabbet var gibi, -bence- sessiz boşluğu doldurmak için midye söylüyor. Kaç tane söylediklerine bakıyorum; tam sayamıyorum. Kadın o anda bitiriyor ekmeğini ve elini midyeye atıyor. Seni seni… aslında çok seviyorsun yemeyi belli etmemeye çalışıyorsun ama bu hamle ile yakalandın diyorum içimden. Garson bu arada midye tepsinin önünde durmuş arada kendi ağzına da midye atıyor. O sırada çaycı geliyor. Bu garsona ve içerideki çalışanlara çay bırakıp gidiyor. Bir müşteri beliriyor, tepsinin başına gelip midye yemeye başlıyor. Bu adam bu şekilde yerken tükürükleri midyelerin üstüne sıçrıyordur belki diye geçiyor içimden. Bu balıkçıların özelliği ve güzelliği bu diyorum, gülümsüyorum. Çupra ekmeğim hazır. Kalkıp yürüyorum eve. Sıcak sıcak yerim ev yakın oh ne hoş. Böyle demem lazım, değil mi? Oysa hiç acelem yok ki benim artık.

Sallana sallana yürümeme rağmen apartmana varmam beş dakika sürüyor, ikinci kattaki evin kapısına gelip anahtarı kilitte çeviriyorum. Kapıyı açıp giriyorum: İşte sessizliğin başladığı noktadayım. Sıcak sıcak çupra ekmeğimi yiyeceğim birazdan. Öyle yapmıyorum. Ellerimi yüzümü yıkıyorum; mutfağa giriyorum. Bir sonraki gün için nohut yapıyorum. Beyaz soğan bitmiş, kırmızı soğan koyuyorum içine. Çupra ekmek fırının üstünde duruyor. Soğanlar kavrulsun diye ocağa koyuyorum. Bir de duş yapmam lazım; yemekten önce yapmam lazım. Kavrulan soğanların altını kısıyorum; bunlar kavrulana dek ben duşa girip çıkarım diyorum. Zamanla yarışmak hoşuma gidiyor. Aslında hiç acelem yok ki benim. Ama sessizliğe heyecan katıyorum, evet öyle yapıyorum. Öyle değil mi? Çupra ekmek fırının üstünde soğumaya devam ediyor.

Duşa girip çıkıyorum, havluya sarılı mutfağa koşuyorum. Yanmamış soğanlar: Ben kazandım! Salçayı ekleyip karıştırıyorum; nohut tanelerini ve suyu da tencereye bırakıp işimi tamamlıyorum. Nasıl da güzel kokuyor. Saçımı kurutuyorum, üstümü giyiyorum. Şimdi sıra çupra ekmeği yemeye geldi. Mutlu anı sona saklamak bu diyorum. Öyle değil mi? Öyle öyle diye cevap veriyorum bu kez. Salona gidiyorum laptopu açıyorum. Ufak ufak ısırıklarla yemeye başlıyorum; aklıma restoranda gördüğüm genç kadın geliyor. Onu taklit ediyorum, karşımda bir adam yerine laptop var. Olsun. Coca colayı da klasik aldım, şekersiz değil. Sıradan bir insan olmaya çalışıyorum. Garsonun dediği aklıma geliyor bu kez de. Gerçi hep masa başındasınızdır demişti. Haklı adam diyorum. Kalabalığın içindeyken, gördüğüm herkes gibiydim, şimdi yalnızken farklı mıyım? Hangimiz diğerinden farklı? Sesli bir şekilde oooofff çekiyorum. Kendim sorup kendim yanıtlıyorum. İnsan sessizliğe alışınca n’apsın ki başka. Kendinle konuşacaksın. Kendine espri yapacaksın, kendinle kavga edeceksin, kendine ve kendi başına güleceksin.

Genç kadını taklit etmeme rağmen hiç keyif almadan bitiriyorum çupra ekmeği. Bulaşıkları yıkayıp, nohuta bakıyorum. İnsanın kendine yemek yapması güldürüyor beni. Sevdiği biriyle yemeyeceği yemeği insan yapmamalı-sanki. Gözlerim doluyor, tutuyorum. Nohut pişmemiş. Odama gidip yatağa uzanıyorum. Yastığa sarılıyorum. O’nu yolcu ettiğim gün eve gelip ağlayışımı hatırlıyorum: Sesli sesli ağlamıştım. Bir gece önce birlikte uyuduğumuz yataktaydım ama O yoktu. Kafasını koyduğu yastığı koklamıştım, sarılmıştım. Ertesi gün iyi hissederek uyanmıştım. İnsanın ağlaması lazım, tutma kendini diyorum tutma. Ah bu dramatik ben.

Görsel: Ayşe Umut

Kalkıyorum aynaya bakıyorum, iyisin iyisin diyorum. Sigara yakıp pencere kenarına ilişiyorum. Sessizliğin adı birden değişiyor, yalnızlık oluyor. Yine gözüm doluyor. Karşı apartmandaki tüm ışıklar yanıyor. Bu mahallede tüm ışıklar nerdeyse sabaha kadar yanar; yalnız değilsin diyorum. Yalnız olan yalnız sen değilsin. Kahkaha atıyorum; karşı penceredeki adamla göz göze geliyoruz; içeri kaçıyorum. Evde tek olduğumu kimse bilmiyor, e belki içerideki birine attım kahkahayı, olamaz mı yani?

Yatağa dönüyorum. Kafamı garsonla, midye yiyen adamla, aralarında ne olduğunu anlamadığım genç adam ve kadınla, balık yiyen aileyle, karşı penceredeki adamla dolduruyorum. Yalnızlık o noktada bitiyor. Hayata vurmalı kendini insan; başka insanlara vurmalı diyorum. Yastığı koklayıp iç çekiyorum, bu kez yastık bana sarılıyor-sımsıkı. Bir damla yaş düşüyor göğsüne. Yalnızlık yeniden ad değiştiriyor-sessizlik oluveriyor.

Ayşe UMUT

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL