YARAN KABUK BAĞLAYINCA DÖNERSİN YAVRUCAĞIM

YARAN KABUK BAĞLAYINCA DÖNERSİN YAVRUCAĞIM

Çanakkale Savaşı’nın şiddetini artırıp devam ettiği günlerde cephede yaralanan askerlerimizin tedavisi için ve ayrıca su ihtiyaçlarını da rahat karşılayabilmek adına Arıburnu’nda, dere kenarlarına sıhhiye çadırları kurulmuştu.

Çadırın girişinde bir masa ve masanın başında elindeki enjektörde morfinle bekleyen Doktor Salih Dörtbudak Bey…

Dört koldan saldıran düşmanın son teknolojiyle donatılmış gemilerinden top atışlarıyla dövdüğü topraklarımız şehit kanlarıyla yıkanıyor, boşalan siperler şehadete koşma isteğinin had safhaya ulaştığı yeni askerlerle doluyordu. Bu silahlar karşısında savunmamızı güçlendiren, direncimizi artıran en önemli olgu ise “inançtı…” Bir yandan da yoklukla mücadele eden devletimizin ihtiyaç listesinin en başında morfin yazıyordu. Zamanın şartlarında morfin o kadar değerliydi ki sadece yaşama ihtimali olan yaralılara verilebiliyordu. Her yaralı askerin acılarını biraz olsun dindirebilmek için buna ihtiyacı vardı ama neredeyse yok denecek kadar az oluşundan dolayı çok dikkatli kullanılmak zorundaydı.

Doktor Salih Dörtbudak Bey’in görevi de sıhhiye erlerinin sedye ile o masanın üzerine bıraktığı yaralı askerleri kontrol edip, yaşama tutunma şansı olanlara morfini kullanıp tedavisi için içeriye, ameliyathaneye göndermekti. Durumu çok ağır, kurtulma şansı olmayanların ise gölgelik bir yere kaldırılmasını söylüyordu.

Yüreği merhamet duygusuyla dolu olan Doktor Salih Bey, acılar içinde kendisinden aman bekleyen yaralı askerlerin bakışlarından etkilenmeme adına gözlerine bakmamayı kendine prensip edinmişti. Bu kararı almasındaki en önemli sebeplerden biri de morfini adaletli bir şekilde kullanma gereğiydi. O bakışların etkisindeki acıya adalet sergilemek hiçte kolay bir görev değildi elbette…

Sıhhiye erlerinin sedye ile masası üzerine bıraktığı askerin yarasını kontrol eden Doktor Salih Bey, morfini vurarak içeriye gönderir. Hemen akabinde sıhhiye erleri, bacağı paramparça, bağırsakları dışarı dökülmüş bir başka yaralı asker getirirler. Yaralı asker acı içinde kıvranmaktadır. Durumu gören Doktor Salih Bey: “Gölge bir yere kaldırın” talimatı verir.

O an ağır yaralı olan asker inleye inleye ses verir.

“Babaaa!..”

Acıma duygusunu bastırmak ve vicdanı elvermediği için o ana kadar yaralı askerlerin yüzüne bakmamaya özen gösteren Doktor Salih Bey, bu sese kayıtsız kalamaz elbet ve yüzüne bakar. O sedyenin üzerinde acıyla inleyen ve kendisinden yardım bekleyen oğlu Mustafa’dır…

“Baba beni tanımadın mı? Yardım et, ne olursun!..”

O anda herkes doktora bakakalır. Bir elinde acılarını dindirecek morfin ve önündeki masada ondan yardım bekleyen oğlu Mustafa… Doktor Salih Bey, saçlarını okşar öz oğlunun ve alnını öptükten sonra sıhhiye erlerine seslenir:

“Gölge bir yere kaldırın!..“

Birkaç saat sonra görevini bir başka arkadaşına devreden Doktor Salih Bey, yaralıların son nefeslerini verip şehadete erdiği o yere gidip oğlunu son kez görmek ister ama çoktan şehadet şerbetini içmiş, toprağa verilmiştir Mustafa…

Evladı da olsa kurtulma şansının olmadığını gördüğü için o morfini ona kullanmayıp, tedavisi mümkün olan yaralılara saklayan Doktor Salih Dörtbudak Bey’in ruhudur o savaşın kazanılmasına sebep etkenlerden biri de. O ruhun hakkaniyeti bizlerde var olduğu sürece hiçbir hain girişim amacına ulaşamayacak, bu millet o ruhla ilelebet payidar kalacaktır! …

Yaralı Askerlerin Durumu

Doktor Salih Bey’in morfin verip ameliyathaneye gönderdiği askerlerden bir tanesi tedavi edilir ve dinlenmesi için yatakhane olarak kullanılan çadırlardan birine gönderilir. Bir zaman sonra doktorların: “Yaraların burada iyileşmez evlat, mikrop kaparsın, en iyisi sen evine git! ” söylemiyle yüzü düşer askerin:

“Efendim gideyim de ne zaman geri geleyim?”

Çanakkale savaşında yaralanıp eve gönderilen her askere söylenen söz ona da yinelenir:

“Yaran kabuk bağlar bağlamaz evlat, yaran kabuk bağlar bağlamaz geri gelirsin!..“

Yola koyulan asker, uzun bir yolculuğun sonunda köyünün yamaçlarında belirir. Bundan sonrasını anlatması için o askeri ilk gören çocuğa sözü bırakalım:

Bir ağabeyim olduğunu bilirdim ama cepheden cepheye koşturduğu için yüzünü hiç görmemiştim. Sargılar içinde yamaçlarda belirip bana doğru yaklaşan o askerin ağabeyim olduğunu hissetmiştim. Koşup uzun uzun ona sarıldım ve kokladım. İlk kez bir ağabey kokusu alıyordum ama yıllar sonra anladım ki aldığım o koku siperlerden üzerine sinen barut kokusuymuş…

Ağabeyimle birlikte eve doğru yürüdük. Ağabeyimi karşısında sargılar içinde gören annem gözyaşlarına boğulur ve incitirim korkusuyla hafifçe dokunarak sarılır yıllardır görmediği yavrusuna:

-“Hoş geldin oğlum, bu ne hal?”

-“Ağlama anne, bak sağ salim geldim işte.  Nice arkadaşımı toprağa verdim, ağlama!..”

Ağabeyim yatak odasına girdi, acılar içinde üniformasını çıkardı, tam yatağa uzanacaktı ki kapı çaldı. Gelen karşı komşuydu:

“Hanım gözün aydın olsun, yıllar sonra oğlun geldi, ona tavuk getirdim…“

Yatak odasına gittiler. O an gördük ki ağabeyim sızılar içinde çıkardığı üniformasını giymeye çalışıyordu.

-“Oğlum giyme onu, uzan yatağa, gelen seni burada ziyaret etsin.“

-“Yatak odasında misafir mi ağırlanır anne? Salona geçin, geliyorum ben de!..“

Ağabeyim salona geldiğinde koltuğa oturdu. Sanki az önce acıdan kıvranan o değilmiş gibi, dimdik ve gururlu. Acısını hiç belli etmiyordu. Misafir sorar:

-“Oğlum nasıl gidiyor? Neler oluyor oralarda?”

-“Merak etmeyin, kazanacağız, arkadaşlarım orada. Ben de iyileşir iyileşmez gideceğim!..”

Komşuyu gönderince ağabeyim tekrar yatak odasına geçer, yine kapı çalar. Ağabeyimin geldiğini duyan bütün mahalleli, köylü, kasabalı akın akın evimize geliyordu. Kiminin elinde bir şişe süt, kiminde bir kavanoz bal,  ekmek, mısır, et vs… Ağabeyim kaldığı üç hafta boyunca neredeyse o koltuktan hiç kalkamadı.

Kendini iyice toparlayan ağabeyim sabah kalkar kalkmaz üniformasını giymek için dolabın kapağını açtı. Durumu anlayan annem:

-“Oğlum daha tam iyileşemedin, doğru düzgün dinlenemedin bile!..“

-“Hakkını helal et anne, gitmem gerekiyor.”

-“Ama oğlum!..“

Ağabeyim o an gömleğini kıvırdı ve kolundaki yaraları göstererek:

“Anne bak, yaralarım kabuk bağladı, söz verdim geri döneceğim!..”

Ağabeyim o sabah köyümüzden ayrıldı ve biz bir daha onu hiç görmedik…

Yukarıda öz ağabeyinin hikâyesini bize anlatması için sözü bıraktığımız bu çocuk, edebiyatımızın en değerli yazarlarından biri olan başta “Hababam Sınıfı” olmak üzere nice değerli esere imzasını atan Rıfat ILGAZ’dan başkası değildir… Ben bu hikâyeyi Sunay AKIN’ın o muhteşem anlatımıyla ilk dinlediğimde tüylerim diken diken olmuştu. Öyle ki o an oturup o güzel insanlara, binlerce gazimize söylenen “Yaran Kabuk Bağlayınca” sözünden yola çıkarak onların aziz hatırasına adayacağım bir şiir dokumak istedim.

Ruhları şad olsun! …

YARAN KABUK BAĞLAYINCA DÖNERSİN YAVRUCAĞIM

Ana bildin, baba dedin, yardan saydın vatanı

Yiğitliğin meydanında, aratmadın atanı

Bayrağımın gölgesinde o kefensiz yatanı

Âlemlere tanıtınca dönersin yavrucağım.

 

Gideceksin vatan için, şerefinle şanınla

Ödenecek diyet varsa, ödeyerek canınla

İman ile durulanmış, o tertemiz kanınla

Toprağımız çağlayınca dönersin yavrucağım.

 

Ayla yıldız parlayınca vatanımın göğünde

Ekmeğine katık olur inancın her öğünde

Mermileri nişan deyip taşıdığın göğsünde

Yaran kabuk bağlayınca dönersin yavrucağım…

Mehmet Ali GÜNEŞ

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL