Köşe Yazıları

UZUN ÇORAPLI PİPPİ… ELİF

UZUN ÇORAPLI PİPPİ… ELİF
Gökkuşağı Köşesi Banner

Eski bir Beşiktaş apartmanında yaşıyorum. Eski bir dairenin beceriksiz kiracısıyım. Temiz bir kiracıyım ama parçaları düşen mutfak dolapları, tavanı rutubetten küflenen banyo tavanı, araları günden güne açılan laminant yer döşemesi için harekete geçebilecek bir kiracı değilim. Rahat insan da değilim. Daireyi yuvaya çevireceğini bildiğim tüm bu eksik detayların farkında olmanın yanı sıra onlardan çok da rahatsızım. Günden güne daha da rahatsız oluyorum ama harekete geçemiyorum. Ev sahibini ya da komşuyu aramak; onlarla diyaloğa girmek istemiyorum. Bunu yapacağıma tüm rahatsız olduklarımla yaşamaya alışmaya çalışıyorum. Bazen bunun hastalıklı bir zihin olduğunun farkına varıp “Yarın mutlaka harekete geçeceğim,” sözüyle yatağa giriyorum. Sabah olunca türlü türlü bahaneler bulup yine harekete geçmeyi öteliyorum. Harekete geçmeye en yakın olduğum akşam bundan bir ay önceydi sanırım. Yazlık giysilerle kışlıkların yerini değiştirmek için bazanın altındaki hurçların içindekilerini kırılacağını bile bile çamaşır kurutmalığının üstüne yığmıştım. E, kurutmalık da kırıldı haliyle. Amacım pratik olmaktı-özendiğim becerikli insanlar gibi. Kırık kurutmalığı bir iki ay otoparka bakan minik kapalı balkonumda tuttum. Bir gün bir işe yarayacağını düşündüğümden ya da anısı olduğundan değil, tamamen harekete geçememekten. Zaten bir çamaşır kurutmalığı insan hayatına nasıl bir anı bırakabilir ki? Biraz mantıklı olsa kendimi buna da ikna etmeye çalışırdım gerçi J Hareket etmektense olmayan bir anıya sarılırım.

Akşamları sokağımıza kâğıt toplayıcılar gelir. Arabalarını trafiğe kapalı olduğu için bizim sokağa park ederler, sonra mahallelerden toplayıp çekçeklere yükledikleri işe yarar her şeyi ailecek arabaya taşırlar. Bazen bir, bazen de iki araba ile gelirler. Çocukları da hep yanlarındadır. Gülüşürler, aralarında tartışırlar, kapanmış kafelerin verandalarında akşam yemeklerini yerler. Gece yarısına dek sürer işleri ve sonra giderler. Onların bıraktıkları sessizlik sabah kafe çalışanlarının sesleri ile son bulur. Harekete geçmeye en yakın olduğum akşam bundan bir ay önce nedensiz yere neşeli uyandığım bir günün akşamıydı. Normalde sabah neşeli uyansam da akşama kadar içimde tutamam neşeyi. Öğlen neşe arkasına bakmadan çıkıp gider hep-nasıl da kandırdım seni der, yüzünde sinir bozucu bir sırıtışla. Neşeyi romantize edelim azıcık belki sonra lazım olur, alınmasın: Puff; biri üflese sönecek kadar cılız bir mum ateşidir neşem. Yataktan çıkaracak kadar yanar ve söner. Pek kıymetlidir ama nazlı da. Neşenin gittiği günlerin akşamları bir şeyler olur, bira içerim. Hep öğlen gittiğini söylediğime göre epey içiyor olmalıyım. Şimdi konuyu toplayıp, yazmaya devam edebilmek için üçüncü kez aynı cümleyi yazayım: Harekete geçmeye en yakın olduğum akşam bundan bir ay önce böyle bir akşamdı.

Laptoptaydım. Müzik dinlemiyordum. Ben müzik dinleyemiyorum epey zamandır. Fıstık yiyordum. Bira içiyordum. Kendime tanıdık bir mutluluk yaratmıştım. Pencere her zamanki gibi açıktı. Kâğıt toplayıcılar dışarıdaydı. Bu küçük dairedeki iki kişilik yaşamda bana eşlik eden seslerini sevdiğimi düşündüm. Beni tanımıyorlardı, en fazla pencerede sigara içen kadın olarak vardım onlar için. Masadan kalktım pencereye gittim. Sigaramı yaktım ve seslendim: “Bakar mısınız kardeş? Bir tane kırık çamaşır kurutmalığı var, siz alır mısınız?” Kardeş sözcüğünü kullanmam ama kullanmış bulundum. Harekete geçtiğimi gösteren sesime kendim de şaşırdım. “Alıyoruz ablaaa”, bana yanıt geldi anında ama kardeş diye seslendiğim sakallı genç adamdan değil, ufak kız çocuğundan. “Gelip alayım mı?” diye devam etti. Sesinde heves vardı. “Sen taşıyamazsın abin gelsin bence,” dedim. Ben de aşağı indirebilirdim ayrıca. “Hayır hayır ben taşırım otomatiğe basar mısın abla, geleyim hemen.” Otomatiğe bastım, daire kapısını açtım. Açmamla birlikte ufak kız çocuğu içeriye giriverdi. Ayakkabıları dışarıda çıkarırız biz, oysa. Ayaklarında kirlenmiş terlikleri ile salondaydı artık. “Sen burada bekle ben getireyim hemen dedim. Balkona koştum. Çamaşır kurutmalığını taşınabilir hale getirdim. Çocuk bunu nasıl taşısın diyordum bir yandan da ama kucağıma alınca ne kadar da hafifmiş dedim, içimi kolayca rahatlatıverdim. Geri döndüğümde metal kitaplığın önünde durmuş onu inceliyordu. Parmağı ile kitaplığın ikinci rafında duran Uzun Çoraplı Pippi’yi işaret etti. “Bunu bana verir misin abla?” diye sordu. Verir miydim? Duraksadım bir iki saniye. “Canım, o kızıma babasından hatıra maalesef,” dedim. Ne kadar da sinir bozucu bir “canım”dı bu. Adını sormak o zaman geldi aklıma: “Adın ne senin?” “Elif…. Peki, başka oyuncağınız var mı?” Başka oyuncağımız yoktu. “Benim kızım büyüdüğü için hiç oyuncağı yok. Sana kalem hediye etsem ben, oyuncak yerine?” Soruyu sordum ve kitaplığın yanında duran dolabın üstündeki kalem kutusunu açtım. Çok güzel kalemler vardı içinde. Kalemlerle gönlünü alabilirdim ama Uzun Çoraplı Pippi’yi veremezdim, hayır veremezdim. Veremezdim! Kafamın içinde beni suçlayan bir ses vardı, o sesi bastırmak için uğraşıyordum: “Bak çok güzel kalem bunlar, kurşun olanlar da güzel tükenmez olanlar da.” Çocuğun kirli terlikleri ile salona girmiş olduğu da hala aklımdaydı. Bir an önce gitsin de yerleri sileyim diyordum. Hayır, hayır ya demiş olamam bunu. Yok, öyle düşünmedim sadece gözüm takıldı terliklerine. Biz konuşurken kızım odasından çıkıp geldi, elini uzattı çocuğa, merhaba dedi. Elleri de gözüme takıldı, kirliydi. El sıkıştıktan sonra kızım mutlaka ellerini yıkamalıydı. Allah kahretsin nasıl insanım ben? Bunları düşünemem, bu şekilde düşünemem! Kalemleri bir poşete doldurduk, kurutmalığı da alıp koşar adım indi merdivenlerden ufak kız çocuğu. Pencereden aşağı baktım, poşeti açtı, annesine sevinçle kalemleri gösterdi. Sevindim, içim rahatlamaya devam ediyordu. Banyoya gittim, çocuğun holde ve salonda terlikleriyle ayak bastığı yerleri viledayla sildim. Kızım, “Anne yaaa dedi, n’apıyorsun?” “Terlikler kirliydi, çocukla alakası yok ki bunun, pandemi var, hala var,” diye cevap verdim. “Pippi’yi veremezdim, içime batıyor ama veremezdim,” diye devam ettim. “Bir sonrakine başka oyuncak alırız veririz O’na… Adı neydi kızın?” “Anneee, resmen adını söyledi ve anından unuttuk!” Pencereye gittim yeniden. Hala oradaydılar. “Elif, Elif’ti adı, bak hatırlıyorum, işte!”

Uzun Çoraplı Pippi’yi vermek için Elif’i sokakta yeniden görmeyi bekliyorum. İçim rahatlasın diye. Sırf içim rahatlasın diye. Bira içiyorum, karşımdaki kitaplıkta Pippi bacak bacak üstüne atmış, burnunu karıştırıyor.

 

Ayşe Umut

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL