Köşe Yazıları

İNSANLIKTAN BİHABER!

İNSANLIKTAN BİHABER!
Gökkuşağı Köşesi Banner

Kocaman bir ay var bu gece… Dolunay olabilir, emin değilim. Tüm karanlığı bozacak kadar güçlü! Ay’ın eşliğinde geceyi izliyorum, karanlıkta uçan martıları, sessizliğin çığlıklarını dinliyorum ve sonra karşıdaki evlere takıyorum gözlerimi, aramızda sadece bir tren yolunun olduğu evler. Tren yolunun kenarındaki evler… Kiminin ışıkları yanıyor, kiminde ise hiç hayat belirtisi yok neredeyse.

Karşıdaki ya da uzaktaki evlere takılınca gözlerim aklımdan nedense aynı meraklı sorular geçiyor… “Ne yaşıyorlar acaba? Üzgünler mi, mutlu mu yoksa? Sohbet mi ediyorlar, sevişiyorlar mı? Yemek yiyen var mıdır şu an? Peki ya aç olan… Hasta olan… Yalnız olan… Yalnızlığından keyif alan veya tam aksi, bunun için dertlenen, ağlayan, gülen, intiharı düşünen. Benim evimin ışıklarına bakan ve aynı şeyleri içinden geçiren var mıdır?”

Öyle ya, bu konuda yalnız olmam mümkün değil. Neredeyse hemen herkes uzaklardaki/karşıki evlerde yaşayan insanların o an ne yaptığını merak ediyordur. Mutlu, mutsuz, neşeli, üzgün… Aç, tok ve hatta kimsesiz. BLA BLA BLA…

Behçet Necatigil’in “Evler” isimli şiiri nasıl da güzel gider şimdi yazının bu kısmında. Üstat şiirinin bir bölümünde der ki:

“Evlerin çoğunda dirlik düzen

Kalan bir hatıra oldu geçmişte.

Gönül almak, hatır saymak arama.

Evlatlar aileye asi işte,

Bir çığ ki kopmuş gider, üzüntüden.

Evlerde nice nice cinayetler işlendi,

Ruhu bile duymadı insanların.

Dört duvar arasında aile sırları,

Bunca çocuk, bunca erkek, bunca kadın,

Gözyaşlarıyla beslendi.”

Şimdi yazımı yazarken; “Acaba” diyorum: “Acaba şu karşıki evlerde kimseler var mıdır yardıma ihtiyaç duyan, sesini çıkaramayan… Kaç kadın? Kaç insan? Veya yorgan altında ağlayan kaç çocuk? Ve biz bunlardan bihaber… Ve aslında bizden de bihaberdiler. Bir çoğumuzdan, çocukluğumuzdan…”

Düşünüyorum da aslında, herkes birbirinden bihaber! Öyle bir hayat mücadelesinin içine itildik ki, her şeyin farkında iken hiçbir şeyden habersiz yaşıyoruz adeta. Bir sabah uyanıyoruz, hemen burnumuzun dibinde öldürülmüş bir kadın… Bir çocuk/kadın tecavüze uğramış… İntihar etmiş diğeri sebebini yazdığı bir notla… Tüm bunlardan bize kalansa “Vah, vah vah… Tüh, tüh, tüh…” Ve hemen sonrası; “İçi acıyanlar kulübüne hoş geldiniz!” Acıdık bitti… Bitmesi lazımdı, çünkü rutin boktan hayatlarımıza geri dönmemiz lazım! Sadece bu kadar, üzülmek… Ve sonra unutmak çarçabuk. Alelacele… Muhtemelen sosyal medyada paylaşmak… Bir yıl sonra da sosyal medya uygulamalarının ‘Anılar’ özelliği sayesinde yeniden anımsamak. Utanç veren bu kocaman tablonun etkisiz elemanları gibiyiz!

Bu düşüncelerle debelenip duruyorum her seferinde. Balkona her çıktığımda, karanlığı bozan, ışığı yanan evlere baktığımda aklım gidiyor düşündükçe bunları. Ve uyuyup da yeni güne uyandığımda bir vahşetin daha gerçekleşmiş olduğunu öğreniyorum. ‘Cinayetler, tecavüzler, intiharlar…’ Bize kalan ise yukarıda bahsi geçtiği gibi paylaşmak oluyor sadece profillerimizde. Ve bir yıl sonra da anımsamak… Ve bazen de susmak düşüyor payımıza, şu an bana düşen gibi!

—16 yaşındaki Sıla Şentürk ayrıldığı nişanlısı Hüseyin Can Gökçek tarafından öldürüldü…—

Öldürüldü! Öldürüldü! Öldürüldü! 

Nasıl öldürüldüğünü buraya yazamayacak kadar acizim… O kelimeleri kullanamayacak kadar güçsüz! Adalet yerini bulur mu bu sefer bilmem? Yerini bulması adalet olur mu ondansa hiç emin değilim.

Görüldüğü üzere pek bir şey bilmiyorum… Şu an payıma kendi tercihimle ‘susmayı’ düşürmek istiyorum sadece…

Ah sevgili okur şeker pembeli, tatlı baharat kokulu yazılar yazmayı çok istese de yazar, yazamaz… Öyle bir dönemin insanıdır ki, an gelir nefes dahi alamaz.

Üzgünüm!

Gülcan PANDORA

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL