Köşe Yazıları

AŞKIN AĞACINDA BİR MİNİK SERÇE

AŞKIN AĞACINDA BİR MİNİK SERÇE
Gökkuşağı Köşesi Banner

Fatma Sezen Yıldırım, 1954 yılının 13 Temmuz’un da, Denizli’de gözlerini dünyaya açar. Annesi Selanik’ten mübadelede gelen göçmen bir ailenin kızı olan Fen Bilgisi öğretmeni Şehriban Hanım, babası Pazar/ Rize kökenli Matematik öğretmeni Sami Beydir. Üç yaşındayken ailesinin tayiniyle İzmir’e taşınırlar.

Çocuklarını disiplinli yetiştirmeyi planlayan Şehriban Hanım ve Sami Bey, Fatma’ya karşı daima mesafeli olmaya çalışıyorlardı ama gelin görün ki bu tutum bile daha küçük yaşta herkesin ilgisini çekmeye çalışan Fatma’nın yaramazlıklarına engel olamaya yetmiyordu.

Çocuklarına sevgisini belli etmeye utanan bir kuşağın direncini kırma çabasıydı onunkisi. Sevilmek için evden kaçıp geri dönüyor, okulda gördüğü bir haksızlık karşısında saçlarını kazıtıyor, alkış almak için evin pencerelerini açıp sokaktan gelip geçenlere şarkılar söylüyordu. Hayatı bir Ayşecik filmi gibiydi. Bir sahnede ağız dolusu kahkahalar atan küçük kız, hemen bir sonraki sahnede hüngür hüngür ağlıyor, ağlatıyordu. Bu zıtlık tüm yaşamına damgasını vuracak, hüzün ve sevinç çocukluğunun her anında onunla birlik olup geleceğin Sezen Aksu’sunu ağır ağır büyütecekti…

İlk ve ortaokul yıllarında sanatın birçok dalına yönelen Sezen, dans, tiyatro ve resim dersleri alarak neşe ve huzur içinde gelişimini sürdürür. Ta ki onu intiharın eşiğine getiren olaya kadar…

Ele avuca sığmayan gencecik kız henüz ergen olmadan kendisini ani bir evliliğin içinde buluverir. Ailesi ve çevrenin itirazlarıyla hayatı bir anda cehenneme döner ve ona yıllarca ilham verecek sancılı bir dönemin kapısını aralar. Şu sözlerle anlatır o günlerini:

“Kimsenin suçu günahı yoktu bunda ama aldığım bu karar toplumun kabullenmeyişi ve de baskısıyla köşeye sıkıştırmıştı beni. Ciddi sağlık problemlerim oldu, ölüme çok yakın bir noktaya kadar taşıdı beni. O sıralar anlamadım, seneler sonra gözden geçirdiğimde çok sarsıldım ve ürperdim. Kendi hayatıma katılmış bir zenginlik olarak görüyorum bunu ama anne ve babama karşı ömür boyu suçluluk duygusu besledim. Ondan sonrasındaki tüm hayatımı onların hak ettiği gibi bir Sezen kimliğine adadım…”

Lise ikinci sınıfı öğrencisi Sezen’in müzik tutkusunun önüne geçemeyeceğini anlayan babası Sami Bey, “Hiç değilse kontrolüm altında olsun,” diyerek onu müzik kursuna yazdırır. Katıldığı bu cemiyette edebi ve ses gücünün farkına varan Rüştü Şardağ, onu himayesine alarak derslerine dâhil eder. Ama küçük kızın büyük bir sorunu vardı. “S” harfini söyleyemiyordu, peltek konuşuyordu. Babasıyla, Şardağ’ın karşısına ilk çıktığı o anı şöyle anlatıyor Sezen Aksu:

“Adımı da Sezen koymuşlar, “s” ile “z” yan yana gelince tuhaf ve yusyuvarlak bir ses çıkıyordu ağzımdan. Biri adımı soracak diye ödüm patlıyordu. Rüştü Şardağ, adımı sorduğunda peltekçe konuşarak Sezen dedim: “Evladım senin dil ameliyatı geçirmen gerek” dedi bana. Meğer korkutmak için, etki yapsın diye söyledi bunu. Hemen akabinde tekrar sorduğunda korkudan yarı yarıya düzelterek söyledim adımı. Sonra bir sene “s” harfi üzerinde çalıştırdı beni. Ağzımda kalemle, sezen, sinema, saklambaç, ses diyerek dolaştım…”

1973 yılında Sezen Aksu’nun üniversite hayatı başlar. O yıllarda 12 Mart’ın yaraları sarılmaya çalışılmaktadır. Üniversitelerdeki eylemler sınıflardan sokaklara taşmak üzereydi, gençleri sağ-sol kavgasının içine atacak faaliyetler hız kazanmış, nice gözyaşını yanaklarda kurutacak, genç fidanları darağacına götürecek olayların alt yapısı bir örümcek ağı gibi örülmeye çalışılıyordu…

Aslında Siyasal Basın Yayın’da okumak istiyordu ama olaylara karışmasın diye babasının zorlamasıyla Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne girmişti. Süslü püslü, saçları kırmızıya boyalı, takma kirpikli, uzun topuklu bu kız, okulda yeşil parkalı gençlerin eleştiri oklarına maruz kalmıştı. Koridorda karşılaştığı devrimci bir öğrenciden ilk fırçasını yer:

“Bana baksana sen! Burası pavyon değil, okul!..“

Sezen’e ilk fırçayı atan bu genç yirmi yaşında ikinci evliliğini yapacağı Engin Aksu’dur. Okulun amfisinde konserler veren bu kırmızı saçlı kız, devrimci kocasıyla evlendikten sonra değişmeye başlamıştır. Dilinde şarkılarla değil, elinde kitaplarla geziyor, öğrenci hareketlerine katılıyor, devrim meselelerini konuşuyordu. Evde Ajda Pekkan dinlese de onların yanında Ruhi Su’ya kulak kabartıyordu. O günlerde devrim kitaplarının birinde okuduğu bir yazı bütün dünyasını değiştirdi. Tam kalbine dokunmuş bu satırları şöyle dile getiriyor Sezen:

“Yazıyordu ki: Bize hep insanı hayvandan ayıran en önemli özelliğinin düşüncesi olduğunu öğrettiler. Hâlbuki insanı hayvandan ayıran en önemli özelliği duygusudur. Duygu da doğuştan ya vardır ya da yoktur. Ya da dünya tarafından üzeri toprakla örtülmüştür. Çok derin arkeolojik kazılar gerekir oraya ulaşmak için…”

“Ben o kazılardan hep hoşlanmışımdır. Onu hissettiğim andan itibaren bu duygunun üstüne gitmeye başladım…”

O anda kararını vermişti. Peşinde koşturduğu düşüncelerin yerini duygulara bırakıp, insanların içindeki o saf noktaya ulaşmak için duygusal kazılar yapmalıydı. Bu yolda onun en güçlü silahı sözü ve müziğiydi. Hemen harekete geçip İzmir’de hazırladığı deneme kaydını İstanbul’a gönderir ve ilk plak anlaşmasına böylece imza atar. İki şarkıdan oluşan 45’lik neredeyse hiç ilgi görmeyerek büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Boynu bükük bir şekilde İzmir’e döndüğünde takvim yaprakları 1975 yılını göstermekteydi…

Eşi doktora için Kanada’ya gidince para kazanıp geçimini sağlamak için çeşitli işlerde çalışır. Onu İzmir’de tutan, bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Ne işi, ne eşi, ne de okulu… Tek hayali ve hedefi vardı artık İstanbul’a gidip büyük bir şarkıcı olmak. Yerinde duramayan deli dolu, o çocuksu kişilik devreye girer, korkularını yener ve gemileri yakarak yepyeni bir hayat için yola koyulur. Ayrılırken İzmir’e dönerek şu sözleri fısıldar:

“Bir gün döneceğim ve hepiniz imzalı bir fotoğrafım için peşimden koşacaksınız…”

Genç şarkıcı adayları için İstanbul demek Unkapanı demekti. Genç Sezen’de soluğu hemen orada alır. Onlarca plak şirketinin kapısını çalar ama kimsenin dikkatini çekmeyi başaramaz. İşin peşini bırakmayan Sezen Aksu, bu kez Atilla Özdemiroğlu ve Şanar Yurdatapan’ın sahibi olduğu, dönemin önemli müzik yapım firmalarından Şat Yapım’ı arar. Türkiye’nin önemli müzisyenlerinden biri olan Atilla Özdemiroğlu o güne dairleri şu sözlerle anlatır:

“Sekreterim, İzmir’li bir bayanın aradığını söyledi bana. Gelsin görüşelim dedim. Ofise geldi, ben daha ayağa kalkmadan elini masanın üzerine koydu ve şarkı söylemeye başladı. Tam da bizim üzerinde çalıştığımız, kendi öz kültürümüzden kitlelere sesleneceğimiz tarzın arayışındayken gelmişti.”

Aradığı fırsatı yakalayan Minik Serçe’nin, o yıl (1976) ikinci plağı “Kusura Bakma” piyasaya sürüldü. O andan itibaren kısmet artık yağmaya başlamıştı. Unkapanı, piyasaya müthiş bir giriş yapan bu yirmilik genç kızı kıskaca almıştı. Bir yılbaşı gecesi ilk kez siyah beyaz TRT ekranlarına çıkan Sezen Aksu, tam anlamıyla şöhretin kapılarını aralamaya başlamıştı. O yıllarda TRT, şöhretin, tanınmanın ve de kitlelere ulaşmanın en kestirme yoluydu. İzleyici bu buğulu sesi çok sevmişti. Yazdığı sözler ve yaptığı müzik ile Yeşilçam’ın ağlatan aşk filmlerinin boşalttığı gözyaşı çukurlarını artık o dolduracaktı.

Dört yıldır evli olan Sezen, bu evliliğin neredeyse üç yılını eşinden ayrı geçirmiştir. Bu hasreti bitirmek için Kanada’ya doktora yapan eşinin yanına gider. Eşi Kanada’ya taşınmasını istiyordu ama o müzikten bir gün dahi ayrı kalmaya tahammül edemiyordu. Üniversite koridorlarında başlayıp kıtalara yayılan evliliklerini masaya yatırdılar. Birbirlerini tükettiklerinin farkındaydılar. Kısa sürse de bu aşk ikisini de mutlu etmişti ama ayrılık kararı alarak nihayete erdirirler evliliklerini… Dönüş yolunda kalemi elinden, kâğıdı dizinden düşürmeyen Sezen, onu bu günlere taşıyan belki de en önemli eserini döker dizelere. Derin bir felsefe barındıran bu sözler aynı zamanda kendisiyle bir iç hesaplaşma özelliği taşımaktadır.

KAYBOLAN YILLAR

Dönüşü yok beraberce karar verdik ayrılmaya

Alışmalı arkadaşça yolları ayırmaya

Şimdi artık gözyaşları gereksiz akmamalı

Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya.

Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok

Yitirmişiz anılarla beraber faydası yok

Gel bunları bırakalım artık bir tarafa

Gerçeği görmeliyiz dostum başka çaresi yok.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler

Şimdi bana seninle bir ömür vaat etseler

Şimdi bana “yeniden ister misin” deseler

Tek bir söz bile söylemeye hakkım yok.

Sezen Aksu daha yolun başında Türk Popuna bir klasik kazandırmıştır. Kaybolan Yıllar şarkısı, onun yıldızını bir daha hiç sönmemek üzere parlatır. O 45’lik ile ilk “Altın Plak” ödülünü alır…

1980’ler kapıyı çaldığında yeni bir aşka tutulur Sezen Aksu. Bu kez gelen yakışıklı, özgürlüğüne düşkün bir adam olan Sinan Özer’di. Üçüncü evliliğine imza atan Sezen’in bir de oğlu olur. Üç yıl sonra bu evlilikte son bulur.

12 Eylül Darbesi ile radyo ve televizyonlarda şarkılar yerini üniformalı adamların soğuk sesiyle okuduğu bildirilere bırakmış, bir kere daha ülke acının eksenine girmişti. Sokaklarda tanklar yürüyor, bir neslin umutları, heyecanları, hayalleri ve öz güvenleri paletler altında eziliyordu.

İnsanları bir arada tutan gelecek umudu ve değişim inancı çökmüştü. Heyecanlar yerini artık kişisel hislere bırakmıştı. İlişkilerin bir hayli sancılı olduğu bu döneme “Tükeneceğiz” şarkısıyla giriyor, aşka sarılanları daha güçlü olmaya çağırıyordu.

Bu aşk şarkıları o döneme damgasını vuruyor, yıllardır duygularını ve acılarını derinlere gömenlere “işte bunlar bizim şarkılarımız,” dedirtiyordu:

“Yazdığım her şiiri, her şarkıyı önceden hazırlamam. Beni etkileyen olayların oluşturduğu birikim sonunda çıkarlar ortaya. Dünyada her şeyin bir bedeli olduğunu, hiçbir hareketin karşılıksız kalmayacağını öteden beri düşünüyordum… Ve yalnız bu kadarla değil, insanların dışarıdan belli olmasa da her şeyin bedelini yüreklerinde taşıdıklarına inandım”

Düşüncelere tutunamayanlar artık onun şarkılarıyla aşka sarılıyordu. Üzerindeki bu ağır yükün farkında olan Sezen, Atilla Özdemiroğlu, Aysel Gürel ve Onno Tunç’tan destek alarak yeni bir albüm hazırlığına başlar. Atilla Özdemiroğlu gecenin bir vaktinde uykusundan uyanarak doğumu yaklaşan ve onu uykusuz bırakan bir melodi çıkarır kemanından. Dinlettiği insanlardan çok olumlu tepkiler alır. Sezen’e dinletir ezgiyi ve şiirini yazmasını ister. Aysel Gürel ile üç gün üç gece bir odaya kapanırlar. Çıkan şiiri Özdemiroğlu’na gönderirler ama yeterli görülmez. Beşinci günün sonunda sancılı doğum gerçekleşir ve söz ile müzik birleşirler. Ortaya çıkan eser, Türk Müzik Tarihi’nin unutulmazları arasında yerini alır.

FİRUZE

Bir gün dönüp bakınca düşler

İçmiş olursa yudum yudum yıllarını

Ağla, ağla Firuze, ağla

Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu.

Kıskanır rengini baharda yeşiller

Sevda büyüsü gibisin sen Firuze

Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu

Üzüm buğusu gibisin sen Firuze

Duru bir su gibi, bazen volkan gibi

Bazen bir deli rüzgâr gibi

Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş

Acelen ne bekle Firuze.

Acılı bir bakış yerleşirse eğer

Kirpiğinin ucundan göz bebeğine

Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de

Bir gün gelir ödenir, öde Firuze…

Firuze şarkısı kısa sürede ülke çapında büyük fırtınalar koparır. Sezen Aksu’yu çok daha büyük kalabalıklara taşıyan bu şarkı, Aysel Gürel’in de söz yazarı olarak dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.

Firuze şiirinden sonra Sezen ile Aysel artık sadece müzikte değil özel hayatlarında da yedikleri, içtikleri ayrı gitmeyen özel dostlar olmuşlardır. Bu ikiliye 1984 yılında Onno Tunç dâhil olur. Sezen Aksu’nun “Hayatımda bir dönüm noktasıdır,” diye tanımladığı Onno Tunç, daha tanıştıkları gün Minik Serçe’ye “Şarkı öyle söylenmez,” diyecek onu ve müziğini yeniden küllerinden doğuracaktı:

“O kelimeyi söyleyince moralim o kadar bozulmuştu ki şarkıcılığı bırakmayı düşündüm. Nasıl söylenir diye sorduğumda tam altı yıl sürecek bir eğitimin içinde buldum kendimi. Aynanın karşısında teknik çalışmalar yaparak sabahladığım ve çok ümitsizliğe kapıldığım günler oldu. Sesimi ararken kendimi kaybediyordum”

Öyle ki saatlerce süren o ses çalışmaları sahnelere de olumsuz yansıyor, şarkılarını dile getirirken bir hayli zorlanıyordu. Hatta gazetelerde: “Sezen sesini kaybediyor,” haberleri çıkıyordu. Ama sonunda bir gün ansızın o beklenen ses çıkıp geliverdi:

“Bir gece asistanım Süheyla, Onno ve ben evde otururken bir Türk Sanat müziği şarkısı okudum. Farklı bir tarzda seslendirdiğim bu şarkı, ağzımdan çıkan bu ses beni de çok etkilemişti. İnsan kendi sesinde etkilenir mi? Etkiliyor işte, tüylerim diken diken olmuştu. Süheyla hüngür hüngür ağlıyordu, Onno’nun ise gözleri dolmuştu. Hah işte kendi sesin ortaya çıktı demişti bana…”

İşte bu ses Sezen Aksu’nun artık yeteneklerini tam anlamıyla konuşturacağı sesti. O günden sonra Onno Tunç ile birlikte dillerden düşmeyecek bir aşka ve bu aşkın getirisi muhteşem bestelere imza atacaklardı…

Müzikal öngörüsü son derece yüksek olan bu iki müzisyenin yanlarına Aysel Gürel’i de alarak daha önce yapılmamış, yeni bir şeyler üretme çabası, 1984 yılında piyasaya çıkan “Sen Ağlama” albümüyle taçlanır. Gerçek bir başyapıt olan “Sen Ağlama” albümü yıllar sürecek bu birlikteliğin de ilk meyvesiydi. O yıllarda TRT denetiminin sert kuralları, Arabesk furyasının ezici gücü karşısında kan kaybeden pop müzik bu albümle yeniden nefes alıp vermeye başlar. Geçmişteki çalışmalarında birbirlerini zaman zaman yoklayan bu üçlü artık tüm güçleriyle bir aradadır ve kusursuz besteler peşi sıra birbirini kovalayacaktır.

Albümdeki bütün şarkılar dinleyenlerden büyük övgü görür. Müzik yazarı Tolga Akyıldız albümün önemini şu sözlerle dile getirir:

“Türk Popüler Müzik Tarihi’nin beş tane en önemli albümünü sayın dediğinizde ‘Sen Ağlama’ albümünü dışarıda bırakanın aklından ve de gönlünden şüphe ederim…”

Bir daha silinmemek üzere hafızalara yerleşen “Sen Ağlama, Bu Gece, Tükeneceğiz, Geri Dön” şarkıları dinleyenlerden büyük ilgi görse de TRT denetiminden “Arabesk” denilerek geçmemiştir. Bu olay Minik Serçe’nin kanadını kırmış, yüreğini bir hayli burkmuştur:

“Biz Batının, Doğunun, Rum Müziğinin, Ermeni Müziğinin, Halk Müziğinin, İlahinin, Alevi Türkülerinin harmanlandığı bir mozaiği oluşturuyoruz. Bütün bu kültürlerin oluşturduğu olağanüstü bir hazinenin mirasçılarıyız biz. Bu topraklarda doğduk ve büyüdük. Ne demek sansür?”

Sen Ağlama albümüyle birlikte girilen bu aydınlık yol 1986 yılında çıkarılan “Git” albümüyle daha da aydınlanacaktır. “Git, Beni Unutma, Değer Mi, Ünzile ve Yalnızca Sitem” gibi şarkıların büyük ilgi gördüğü bu albümle Sezen Aksu, Onno Tunç ve Aysel Gürel ortaklığının başarısı tescillenir. Albüm daha çıkar çıkmaz iki saat içinde 520 bin adet satarak rekor kırar.

Böylesine bir başarıya imza atan bir albümü zirveye çıkaran hiç şüphesiz ki bu muhteşem üçlünün yürek gücüydü. Bu güçten ortaya çıkan şarkılar insanların kalbine işliyor, onları aşk ve hüzün yağmurlarında sırılsıklam ıslatıyordu. İşte bu şarkılardan birinin hikâyesine göz gezdirerek hüzün damlalarından nasibimize düşen ıslaklığı almaya çalışalım…

Şanlıurfa’nın merkezine iki saat uzaklıkta, sefaletin kol gezdiği kurak bir köyde yaşayan, 11 yaşında, kardeş gibi büyüdüğü amcasının oğlu ile evlendirilip 12 yaşında anne olan, toplamda sekiz çocuk doğurup, kocasıyla birlikte büyüyen, ailesinden şiddet gören bir çocuk gelinin hikâyesi… Adı Ünzile…

ÜNZİLE

Ünzile insan dölü, on kardeş beşi ölü

Büyüdükçe un ufak ve gelir de görücü

İnci gibi dişi, görücü bilir işi

Söğüdüm ağlar gider, olur hatun kişi.

Varmadan sekizine, ergin oldu Ünzile.

Hem çocuk hem de kadın, on ikisinde ana

Bir gül gibi al ve narin, bir su gibi saydam ve sakin

Susar kadın Ünzile…

Yağmuru kim döküyor?

Ünzile kaç koyun ediyor?

Dayaktan uslanalı, hiç bir şey sormuyor.

Korkar durur gitmez, köyün en son çitine

İnanır o sınırda dünyanın bittiğine

Ünzile insan dölü, bilinmezlere gebe

Sırların mihnetini yükleyip de beline…

Bir yandan da fırtınalı bir aşka yelken açmıştır Onno ile Sezen. Bir gün küsüp diğer gün barıştıkları tutkun bir aşktır bu. Sevginin de kavganın da dozu bir hayli yüksektir. Her yaşadıkları bir şarkıya dökülür sonra. Sezen Aksu yıllar sonra bir konserinde bu durumu şöyle itiraf edecektir:

“Her şeyin temelinde aşk ve tutku olduğuna inanıyorum. O zaman başka bir boyuta taşınıyor. Bizim aramızda çok derin, çok duyarlı ve de şiddetli bir ilişki vardı. Git, gel, geri dön, dur, gitme… Bu trafik polisi şarkılarını ben hep Onno’ya yazdım…”

Mademki istiyorsun öyleyse durma git

Beni düşünme rahat ol yalnız kalabilirim.

Sen de bilirsin hiçbir acı sonsuza dek sürmez

Hatta her an yeniden sevebilirim.

Olmazdı ben de biliyorum haklısın haydi git

Korkma seninle gerçekten dost olabilirim.

Aslında ben de uzun zamandan beridir

Sana ayrılmak istediğimi söylemedim

Haydi git, git, git…

Gitme dur ne olursun!

Gitme kal yalan söyledim.

Doğru değil ayrılığa daha hiç hazır değilim

Aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler var

Gitme dur daha şimdiden deliler gibi özledim…

Sıradan insanların hayatlarına sığmayacak bir aşktır, bir öyküdür onlarınki. İşte bu yüzden bu denli sevildi, beğenildi ve benimsendi o şarkılar. Gerçek bir aşk, gerçek duyguların dile gelişiyle, herkesin yaşamak istediği, özlediği bir aşk hikâyesi…

1988 de yayımlanan “Sezen Aksu 88” ve bir yıl sonra çıkan “Sezen Aksu Söylüyor” albümünde farklı besteci ve söz yazarlarına yer verilse de Onno Tunç yine başroldedir. “Sezen Aksu Söylüyor” albümünde yer alan “Son Bakış” adlı şarkı, henüz 17 yaşındayken, 12 Eylül darbesinin olduğu dönemde yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’e yazılmıştır.

Usta gazetecilerimizden rahmetli Savaş Ay, idam edilmeden bir gün önce güç bela izin alarak Erdal Eren ile görüşmeye gider:

“Yarım saat kadar yanında kalıp, koşullar elverdiğince konuşup, yaklaşık iki makara fotoğraflayıp ayrılmıştım oradan. Öylesine masum, öylesine ölümden uzak, öylesine gençtir ki… Deklanşöre son defa basıp, parmaklıklar arasından ‘sessiz sitemsiz’ bakışını dondurduğum o günün gece yarısında gidip aldılar onu hücresinden. Teamül gereği sivile, Ulucanlar Cezaevi’ne nakledip, sabaha karşı da hükmünü infaz ettiler, astılar Erdal Eren’i. 16 saat önce karşımda duran, konuşan, sıkıntısını paylaşan, işlediği söylenen suçla ilgili bilgiler vermeye çalışan kanlı canlı o ‘çocuk’ mahkûmu, devlet eliyle ipin ucunda sallanan bir ölüye döndürdüler yani…”

İnfazından sonra Savaş Ay’ın çektiği Erdal Eren’in son fotoğrafı gazetede yayınlanır. Bu “Son bakış” fotoğrafı ve hikâyesi Sezen Aksu’yu çok derinden etkiler. Aysel Gürel’le birlikte şiirini yazıp, Onno Tunç’un bestelemesiyle “Son bakış” şarkısını hayatın tam ortasına bir ağıt gibi bırakırlar.

SON BAKIŞ

Bir an duruşu gibi,

Ömrün gidişi gibi,

Veda ederken

Aşk ateşi gibi,

Söner iç çekişler.

Aman aman,

Yandım aman…

Acı yüzler

Kurşun gibi izler,

Son bakıştaki o gözler,

Kaldı aklımızda.

1980 li yıllar boyunca Sezen Aksu’nun sesi kasetlerle dalga dalga bütün ülkeye yayıldı. Bu süreç içinde sesi ile birlikte kendisi de olgunlaşıyor, özgün tavrını oturtuyordu. Artık bir hayranlar ordusu vardır.

90’lı yıllara geldiğinde tarzında da değişikliğe giden Sezen, daha hareketli, cıvıl cıvıl şarkılarla çıkar hayranlarının karşısına. Aynı zamanda nice genç yeteneğin de (Aşkın Nur Yengi, Harun Kolçak, Sertap Erener, Levent Yüksel, Tarkan) elinden tutarak, besteleriyle onları besleyerek müzik piyasasına kazandırır:

“İnsanlar beni şarkılarını ikram eden bir iyilik meleği olarak sunmaya çalışıyorlar ama kendi içimden gelen şeyi yapıyorum. Birilerinin önünü kesmek, yolunu kesmek çözüm değildir ki. Akıl bunun için lazımdır insana, sonsuza dek kendini tek kılamayacağına göre…”

1991 yılında çıkarılan “Gülümse” albümü Sezen Aksu’nun tabiriyle kanlı bıçaklı hazırlanmıştır. Öyle ki Onno Tunç ile olan ilişkilerinde zor günler yaşamaktadır:

“Çok yoğun ve şiddetli duygular zaman zaman patlama noktasına geliyordu. Günün birinde akşamüstü saat dörtte başlayan tartışmamız ertesi sabah dörde kadar devam etti. Çok kötü kızmıştım ona ve ağır sözler ederek çıktım gittim evden. O da, bu kadın beni öldürecek diyerek Atilla Özdemiroğlu’nun evine sığındı”…

Sezen Aksu hızını alamaz ve geri kalan hesabı kesmek için tekrar eve gelir ama Onno’yu bulamaz. Evlerine yakın olan Özdemiroğlu’nun kapısını “O…..” burada mı diye çalar? Durumu bilen Atilla Özdemiroğlu “Burada değil” diyerek gönderir Sezen’i…

Bu kez hızını alamayan Onno olur ve “Derdin ne?” diyerek Sezen’in kapısına dayanır. Yaşanan kargaşayı Sezen’den dinleyelim:

“Onno’nun geldiğini görünce ‘silahımı getir’ diyerek yardımcıma seslendim. Silah dediğin gerçeğinden ayırt edilemeyen, çatapat atan oyuncak bir tabanca. ‘Ne diyorsun sen?’ diyerek kovalamaya başladım onu. Onno önde ben arkada sokakta koştururken polisler Onno’yu silah çekerek durdurdular. Meğer onlar da hırsızlık olayına karışmış bir suçluyu kovalıyordu. Minnet rica polisin elinden kurtardım onu…”

Gülümse albümü bu fırtınalı ilişkinin ve de müzikal ortaklığın sonu olur. 1993 yılında Minik Serçe kendi kanatlarıyla uçmaya başlarken Onno Tunç’ta Nilüfer, Ajda Pekkan, Zerrin Özer ve Zuhal Olcay gibi isimlerle çalışmaya başlar. Ancak aralarındaki bitmeyen tutkulu aşk, birbirlerine uzaktan yazdıkları şarkılarla aslında herkesin gözü önünde yaşanmaya devam etmektedir.

Beni yak, kendini yak, her şeyi yak

Bir kıvılcım yeter ben hazırım bak

İster öp okşa istersen öldür

Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk.

Seni içime çektim bir nefeste

Yüreğim tutuklu göğsüm kafeste

Yanacağız ikimiz de ateşte

Bir kıvılcım yeter hazırım bak

Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk…

Sezen Aksu, müzik yolculuğunda Onno’nun eksikliğini Uzay Heparı ile kapatmayı dener. Sonuç tahminlerin de ötesinde olur. Bu ortaklık ilk olarak 1991 yılında Aşkın Nur Yengi’nin ikinci albümü “Hesap Ver”de kendini gösterir. 1992 yılında Sertap Erener ve 1993 yılında Levent Yüksel’in ilk albümleriyle piyasaya damgasını vurur. Sertap Erener’in seslendirdiği “Dargın Değilim” şarkısı Adnan Menderes’e, “Lâ’l” adlı şarkının ise Deniz Gezmiş’e yazıldığı haberi gazetelerde “Darağacı Şarkıları” manşetiyle çıkar. Daha nice ismi söz ve müzikleriyle besleyen Sezen Aksu ve Uzay Heparı ortaklığı tescillenmiş bir başarı olarak müzik tarihinde yerini alır.

1994 yılına gelindiğinde Sezen Aksu ile Uzay’ın ortak yürüyüşü beklenmedik bir motosiklet kazasıyla hazin bir şekilde son bulur. Heparı’nın ani ölümü Minik Serçe’nin kolunu kanadını kırmıştır:

“Eğer o bugünlere gelebilseydi kim bilir ne kadar katlanırdı üretimi ve müziği diye düşünüyor insan. Uzay diye biri geldi, adı üstünde, herhalde uzaydan geldi diyorum. Hayatımıza çok değerli şeyler kattı ve gitti. Salon serserisi, hem centilmen, hem çok iyi, tutkulu ve çok zarif, son şövalyelerden biriydi o…”

Bu olaydan sonra Sezen Aksu ile Onno Tunç arasındaki buzlar erir ve Levent Yüksel’in ikinci albümü için birlikte çalışmaya başlarlar. Albümün çıkış şarkılarından biri de “Yas” adlı şarkıdır ve Sezen Aksu tarafından Uzay Heparı’ya yazılıp bestelenmiştir.

Yarıda kaldı şarkılar aman.

Bu yaraya deva değil zaman.

Ateş düştüğü yeri yakar.

Bu düzeni bozuk dünya yalan.

Ötme bülbül ötme, can ayazda kışta.

Sen gülü terk etme, şarkılar şiirler yasta.

Ama ne garip bir tesadüftür ki bu albüm piyasaya verildikten tam altı ay sonra 14 Ocak 1996 yılında bu defa Onno Tunç’un ani ölüm haberi gelir. Kendi kullandığı uçağın Yalova açıklarında düşmesi sonucu 47 yaşında hayata veda eder Onno Tunç. Artık kayıplar için yas tutma sırası Sezen Aksu’dadır. Uzun bir süre stüdyo ve sahne çalışmalarına ara verip bu derin hüznün içinde kendine kapanır. Bir zaman sonra “Yarası Saklım” ile Onno’ya veda ve vefa için geri döner.

Yaralı kuşum hazan güneşim

Güz ayazında kor ateşim

Bir sözün uçur göğüm gün açsın

Yad eller aldı bizi

Haberini sal kara bahtlım

Beni yanına al yarası saklım

Üzerime hatıran yağıyor

Bu yokluk yaktı bizi…

Çeyrek asırlık müzik yolculuğuna Sezen Aksu dinleyicileriyle birlikte çıkmıştı. Onlarla beraber büyümüş, dertlerine ortak olmuş, kederlerinde gözyaşı dökmüş, sevinçlerinde hep beraber sarılmışlardı. Onno’suz çıktığı ilk konserde seyirciler ona olan vefa borcunu ödemek için salonu hınca hınç doldurmuştu.

“Onno’dan sonra ilk kez bu konserde “Sen Ağlama” şarkısını söyleyecektik. Provaya başladığımızda ben de orkestra da darmadağın olmuştuk. İnsanları hüzne boğmayalım, herkes kendi acısını kendi içinde yaşasın diyerekten bu parçayı çıkarmaya karar verdik.”

Ama ne var ki konser başlar başlamaz bütün seyirciler ağız birliği etmişçesine “Sen Ağlama” diyerek inletirler salonu. Her ne kadar Sezen Aksu bu isteği ötelemeye çalışsa da bundan kaçamayacağını anlar ve orkestraya çal emrini verir. Bütün cesaretini toplayan Sezen ve saz arkadaşları şarkıya giriş yaparlar.

Hasret oldu ayrılık oldu, hüzünlere bölündü saatler

Gördüm akan iki damla yaş, ayrılık da sevgiyle beraber.

Bir şarkı bir şiir gibi, yaşadım canım acıları

Senden bana hatıra şimdi, sakladığım sevgili kederler.

Bir sır gibi saklarım seni, bir yemin bir gizli düş gibi

Ben bu yükü taşırım sen git, git acılanma…

Ancak şarkının bu kısmına kadar dayanabildiler. Sezen de tüm orkestra da hüngür hüngür ağlamaktadır. O an salonu dolduran sekiz bin insan sözü dile döker ve şarkıyı tamamlar:

Sen ağlama dayanamam, ağlama göz bebeğim sana kıyamam

Al yüreğim senin olsun, yüreğim bende kalırsa yaşamam…

“Seyirciler benim kaldığım yerden şarkıyı devam ettirdiler. İlk kez sahnede kontrolümü kaybetmiştim ve hüngür hüngür ağlıyordum. Arkama bir döndüm ki bütün orkestra da aynı halde. Bir yandan çok hüzünlendim diğer yandan da ‘ne güzel, hâlâ ağlayabiliyoruz, hissedebiliyoruz’ dedim. Karmakarışık bir sürü şey yaşadım o anda…”

Sezen Aksu geçen yıllar içinde kara sevdam dediği Onno Tunç’a şiirler yazıp besteleyerek ve aşkını şarkılarla canlı tutmaya devam eder. Bunlardan biri de Mustafa Ceceli’nin seslendirdiği ve onu Enbe Orkestrasıyla birlikte zirveye taşıyan “Unutamam” adlı muhteşem eserdir.

Unutmadım unutamam

Kara sevdam merak etme

Yaşamaksa yaşadım lakin

Canımın çoğu kaldı sende.

Pişman mıyım? Asla.

Güzelleştim yasla

Sevmedim mi? Sevdim, evet

Senden sonra ihtirasla

Ama benim ciğerim yanar

Ten oyalanır can kanar

İki gözüm iki çeşme haberin yok

İçerime, içerime akar…

Bu güzel insanların birlikte gönül koyarak ürettiği nice şarkılar bizlerin yol arkadaşı olmaya devam ediyor. İnsanlar var oldukça da devam edeceğe benziyor…

***********&&&***********

Mehmet Ali GÜNEŞ

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL