Köşe Yazıları

ŞEYTAN ÜÇGENİNDEN MAHŞERİN DÖRT ATLISINA

ŞEYTAN ÜÇGENİNDEN MAHŞERİN DÖRT ATLISINA
Gökkuşağı Köşesi Banner

-I-

TARAF OLMAK

“Time dergisi, Rus işgaline karşı Ukrayna’nın gizli silahının, Türk yapımı Bayraktar TB2 silahlı insansız hava araçları olduğunu uzun uzun anlattı…”

Onedio

Söz konusu çıkarlar olduğunda akıl çıkarları doğrultusuna hizmet edebileceğini düşündüğü bir başka aklı kendi aurasına çekebilmek için elinden geleni yapar. Durum bireysel çıkarlardan ibaret ise daha basit yöntemler izlense de mevzu ortak akıl olduğunda çok daha karmaşık süreçler işler. Değer verme – görmezden gelme tahterevallisi ile yıpratma politikaları, kışkırtma metodları, karşıt ortak akıllara gönderilen “O, aslında benim yanımda!” mesajları…

Eğer bu mobinge kayıtsız kalamazsanız bir noktada gardınız düşer ve “taraf” olursunuz. İşte bu noktadan sonra sizin için yapılacak çok az şey kalmıştır. Menfaatler elde edildikten sonra da ilk harcanacak bozuk para siz olursunuz. Kağıt paralardan daha değersizsinizdir ama kullanma pratiğinde onlarla aynı sınıftasınızdır. Aranızdaki tek fark sizin için şarkılar yazılmaz.

Eğer bu durumun tam tersi olsaydı Bülent Ortaçgil bir eylül akşamında “kendi” kağıt parasının döne dolaşa sevdiğinin cebine girebilme olasılığı ile örülü duygusal fanteziler kurmazdı. Ayrıca unutmamalısınız ki bir bozuk para olarak hem herkesin cebine girer hem de bir hikayenin içinde figüran olarak bile adınız geçmez. Çünkü bu taraflı dünyada size spot ışıkları altında görünür olmanın çok önemli bir paye olduğu salıklanmıştır. Sorun da her zaman görünür olduğunuzda başlar.

-II-

AİT OLMAK

“Tanrı biliyor, ama görmüyor musun, senin herkese bir kişi, bir birey olarak yaklaşma alışkanlığın burada bir işe yaramaz, olmaz… Bireylerin arkasındaki güçleri anlaman gerekiyor.”

Mülksüzler – Ursula K. Le GUIN

Ait olma hissi… Söz konusu bu his sizi zorlayan herhangi bir anlaşma yoksa ve kendiliğinden, içinde bulunduğunuz andan zihninize doğru akıyorsa yaşadığınız tüm deneyimlerin üzerinizde bıraktığı tortular dağılıverir ve berrak bir zihinle ait olduğunuz her ne ise onunla bütünleşirsiniz. Kendinizi zapt edilmiş, ele geçirilmiş ve çaresiz hissetmezsiniz. Bazen böylesi ait olma anları size ipeksi bir kozanın içinde dinleniyormuş hissi verir. An sona erdiğinde ise yolunuza devam etme vakti gelmiştir. Kimse kimseye gücenmez ve yeterince karşılıklı güvene sahipseniz bu ait olma hissini başka bir zamanda, yerde ya da kişiyle (aynılıklar da söz konusu olabilir) tekrar yaşayabilirsiniz.

Peki günümüzdeki ait olma hissi böyle bir şey mi? Ona ait olmanızı isteyen arkadaş, flört, kurum, oluşum, getto gerçek sizi tanımak için çaba sarfediyor mu? Hiç sanmıyorum… İstenilen tek şey gücün merkezi olma takıntısından mı ibaret? Her birey bir başka kukla üstadının parmak uçlarına bağlı iplere aitken sizi de bu sözde saadet zincirinin bir halkası yapma derdinde mi? Bunu da bolca sorguluyorum…

-III-

SAHİP OLMAK

“Eğer insan yalnızca ‘sahip olduğu’ şeylerden ibaretse, onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Böylece yaşamı yanlış kurmanın sonucunda ortaya yenilmiş, moralsiz, yıkık ve acınacak bir insan çıkar. ‘Olmak’ kavramında ise sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim ‘olmak’ tarafından belirleniyorsa kimse benden bunu alamaz ve kişiliğimin yıkılması tehlikesi de doğmaz. Odak noktamı ve davranışlarımı yönlendiren güdüleri, kendi içimde bulurum.”

Sahip Olmak ya da Olmak – Erich FROMM

Sürecine dahil olamadığınız insanlara sahip olmanız sizde bir daha asla doymayacak bir iştah yaratacaktır. Hızla sindirilen karbohidratların kana hızla karıştıklarında oluşturdukları doygunluk hissi nasıl kan şekeriniz düştüğünde kendini hızla açlık nöbetine bırakıyorsa; anlayamadığınız ama sahip olduğunuz her şey de hızla sizden uzaklaşacak ve duyduğunuz o sahip olma ihtiyacıyla yeni bir ava odaklanmak sizi yaşıyor hissettirecektir. Peki bu sahip olma arzusunun kişiliğinizde oluşturduğu boşluk? O boşluk da ancak istendiğiniz zaman kendisini sizden gizler ve sizi rahatsız etmez. Sırf o boşluğun oluşturduğu rahatsız edici karanlığa düşmemek için “arayışta” olmaya devam edersiniz. Bu döngüye girmek ne kadar kolaysa bu döngüyü kırmak da bir o kadar zordur.

Peki bu döngü hangi ortak aklın tüm dünyaya ilmek ilmek ördüğü bir mizansendir? Bu soruyu anlayabilmek için Italo Calvino’nun penceresinden bakabilmek lazım dünyaya. Zaten sonrasında da döngüden çıkıyor ve sizi dengede tutan süreçlere dahil olmanın özgürlüğü ile var olduğunuzu yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorsunuz.

“Olmak” bizim kültürümüzdeki gibi tü kaka bir var oluş biçimi değildir. Ne demiş bir başka paralel evrende yaşayan Sıla Gençoğlu:

‘Birbirimize karışmadan uyumayalım. Olmadan ölmeyelim.’

-IV-

MAHŞERİN DÖRDÜNCÜ ATLISI

“Ares, Reseph, Thanatos, Limos.

Baş parmağım boşta kaldı.

Her yeni karakter yeni bir parmak.

Bu oyunu oynamak da tad vermiyor artık.

Ya tüm parmaklarım dolarsa?

Bir başkasına dokunup yayarım oyunu.

Nasılsa Reseph benimle nicedir.”

Serhat Emin ALACALI

Taraf olma-ait olma-sahip olma şeytan üçgeninde sıkışan hayatlarımızı kontrol etmeyi şiar edinmiş bir atlı mı var oralarda yoksa? Yüzünü bize gösterse kıyamet mi kopacak dünyanın dört bir yanında? Yoksa şeytan üçgeni değil de mahşerin dört atlısı mı bu? Dördüncü atlıyı bilen varsa haykırabilir mi ismini? Kıyamet de kopacaksa kopsun mu yoksa? Ya da çoktan kıyametin içinde miyiz? Bu yüzden mi cayır cayır yanan zihinlerimizi söndürebilmek için birbirimizi buharlaştırıyoruz? Soruların cevapları biricik benliklerimizde gizli.

Serhat Emin ALACALI

YORUMLAR (1)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL