Köşe Yazıları

SEN AVUCUNU YALA!

SEN AVUCUNU YALA!
Gökkuşağı Köşesi Banner

Bariz özelliklerini nadiren göstersem de bir başak burcu insanıyım.

Latince adı: Virgo’dur.

Simgesi: Elinde başak tutan bakire olarak resmedilir astrolojide.

“Sen ne anlatıyorsun canım benim iki saattir?”

Dur dur anlatıyorum işte:

Hiç corona virüse yakalanmamış insanlara: “COvirgin” ismi verilmiş aklıevveller tarafından. Zekâ bu ya; CObakir, COgazi diye türetesi gelmiş bir arkadaşımın. (CO, karbondioksit gazının periyodik cetveldeki kısa adıdır.)

Bakırdan bahsediyor; karbondioksit gazı diyor sandım önce. Yok yok diye yineleyerek açıklama ihtiyacı hissetti, kendisini dinleyecek gibi görünce beni. “COgazi”, “Corona Virüs bulaşmış fakat iyileşmiş insanlara söylenebilir.” diyerek. Ama ne muhteşem bir buluş!

Cevabını TDK anlamlarını paylaşarak verdim. Bana inanmazsa TDK’ya inanır hiç olmazsa, TDK’dan daha iyi bilecek değilim ya! Üç farklı anlamı var gibi gözükse de üç aşağı beş yukarı hepsinin ortak manası: “Savaştan sağ olarak dönmek” anlamını içeriyor.

“Sen de amma kılsın be, eğleniyoruz şurada!” dedi bana. Gülelim eğlenelim, tamam! Eğlenirken de düşünelim azıcık. Omuzlarımız üstündeki zat-ı şahanemiz, beynimiz, bu yüzden orada.

Biz bunları tartışırken;

Tutulmuşa zam geldi. (Ev kiraları)

Kesilmişe zam geldi. (Et – Tavuk – Balık)

Pişmişe zam geldi. (Dışarıda yemek yemek)

Yenmişe bile zam geldi. (Hesap-Fatura)

Malumunuz asgari ücrete de zam geldi…

E vardı böyle bir oyunu benim çocukluğumun;

Gölde bir balık varmış:

Bu tutmuş. (baş parmak)

Bu kesmiş. (işaret parmağı)

Bu pişirmiş. (orta parmak)

Bu yemiş. (yüzük parmağı)

Bu da “hani bana hani bana” demiş. (serçe parmak)

Bir serçenin başına gelebilecekleri de gördük gün be gün. Kalbimiz kursağımızda attı. Neyse… Asıl konumuz zaten kursağımız. Tık yok!

Mavi yakalının iki yakası yine bir araya gelemedi. Yaşadığım şehir İstanbul’dur, güzel de bir şehirdir. Her gelen “Seni yeneceğim İstanbul!” nostaljisi yaşamak ister içten içe. Avrupa yakasında çalışıp, Anadolu yakasında oturmanın hayalini kurar insanlar. İstemek bedava tabii de… İki yaka bir araya gelir mi hiç bu ekonomide?

Dönelim serçe parmağımıza;

İlk “hani bana, hani bana” diyen motorlu kuryelerdi.

“Ordan ‘bana bi’ yemek söylesene dışarıya çıkasım yok!”

“Ödemeyi yemek kartıyla yapacağım bebeğim.”

“Bahşiş için bozuk yok kanka, onlar bizden daha fazla kazanıyooo.”

“Dün akşam çok yağmurluydu aşkım, evime ‘mutluluk’ sipariş ettim on beş dakika geç geldi. Kuryeye puanım 1!”

“Sen ‘istegelsin’ benim tatlı çocuğum tabletin elinde işte! ‘Hemen’ söylesene”

“Saçımı kurutuyorum şimdi…”

Pazara gidiverin bu hafta da canım! Oturun evde yapın yemeğinizi, kaynasın azıcık tencereniz… Mahalle yanarken dememiş miydim, yapılacak iş mi?

Sonra ne mi oldu?

Alkış, destek, kıyamet…

Gürültü plazaya sıçradı.

“Olmuşa, dolmuşa, vara, yoğa, maaşım iyiyken kırdığım hindistan cevizine bile zam geldi… “Hani bana, hani bana?” deme zam’anı da geldi!

Lisedeyken tiyatro şenlikleriyle meşguldüm, oyunumuz son üçe kalmıştı.

Bizim oyunun adı: Behiç Ak imzalı “Hastane” idi.

Diğer oyun: Nazım Hikmet eserinden uyarlanmış “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz”

Ötekisi: Güngör Dilmen’in aslı Dede Korkut hikâyesi olan “Deli Dumrul” idi.

Bilmeyenler için;

Dumrul; susuz bir araziye köprü kuran, geçenden beş, geçmeyenden on akçe isteyen bir karakterdi.

Hastane; tuhaf ve karakomik olayların döndüğü bir oyundu.

Yaşar; nüfus kayıtlarında yanlışlıkla ölmüş gösterilen, yaşadığını ispata uğraşan trajikomik bir karakterdi.

Biz kazanamayınca yarışmayı; üzüldüm, küstüm tabii… Tiyatroya o zamanlardan karnım doydu.

Yaşar deyince Münir Özkul’un canlandırdığı “Yaşar Usta” geldi şimdi aklıma. Ne güzel de arardı hakkını!

“Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu, karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak? Ama nasıl yakışmaz…”

“…Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi…”

“…Sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben! Yaşar usta!

Her eve lazım şimdi bir Yaşar Usta!”

Münir Özkul’a saygıyla…

Beş parmağın beşi bir mi? Hiç değil! Beş güzel rakamdır: “Bir tutmuş, iki kesmiş, üç pişirmiş, dört yemiş…”

E, hani bana? “Sen avucunu yala!”

Ne diyordu Yüzüklerin Efendisi’nde Gandalf?

“5. günün şafağında beni bekleyin, şafakta doğuya bakın…”

Kıyamet yakın.

Biri yermiş, biri bakarmış; kıyamet ondan koparmış! (Atasözü)

NAKHAR

YORUMLAR (5)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

  1. Can diyorki:

    5. günün şafağında beyaz saçlı mavi gözlü gandalf beklersek “avcumuzu yalamamız” olası 🙂 ne güzel demiş atalarımız “bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır” 🙂 Değindiğin konuları ve konulara değinme şeklini beğeniyorum, emeğine sağlık güzel bir yazı olmuş Nakhar

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL