Kültür-Sanat

“SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM”

“SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM”
Gökkuşağı Köşesi Banner

Atıf Yılmaz’ın, Cengiz Aytmatov’un aynı adlı romanından esinlendiği, fakat ayrıntılarda romandan önemli ölçüde farklı kurguladığı “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmi, simgesel/toplumsal bakışı, öznenin iç diyaloglarıyla seyirciyi ele geçiren bir filmdir. Yarattığı etki, aşkın duygu boyutuna ilişkin güçlü kurgusunun ve aşka dair genel kabullere sıkı sıkıya sarılışının eseridir…

Kadınların bile kadınlığının aleyhinde olduğu Asya, köye iş gereği gelen İlyas’a (Kadir İnanır) kaçar. Aşk, geleneğin baskısından başka bir şey görmemiş Asya’ya yeni bir kapı aralar. Doğanın cömert davrandığı, erkeklik ideolojisinin imtiyaz tanıdığı İlyas çapkınlığa ara vermeyince, Asya’ya bir kez daha yol görünür. Kaçar, fakat bu kez kalbini arkada bırakır. Daha önce kaçtığından kurtulamamıştı, şimdi kurtulamadığından kaçar.

Daha ilk sahnede baskıcı simgesel/toplumsal dünyanın iki yaygın sonucunun emareleriyle karşılaşırız; özne ya sinik ve kayıp ya da tutkun ve yıkıcı bir hale sürüklenecektir. Eril geleneğin zabıtalığına soyunmuş annenin/babanın, kızının ruhunda yarattığı tahribat öylesine eğreti bir trajedidir ki, Asya (Türkan Şoray) tek çarenin kaçmak olduğuna inanır.

İstediğinden değil, öyle olması gerektiğine inandığı için yollara düşen Asya, şimdi çok daha zor durumdadır. Öyle ki yoluna Cemşit (Ahmet Mekin) çıkar. Onun desteğiyle hayata tutunur. Beklendiği gibi, Cemşit, bu güzeller güzeli kadına tutulur. Hiçbir şeyin adı konulmamıştır, fakat karşılaşmalar, bir duygu dünyasının temellerini çoktan atmıştır.

Lakin mensubu olduğu o fanatik kültür dünyasının inşa ettiği geçmişin gölgesinin geleceğin üstünde kara bulutlar gibi dolanacağı gün gibi ortadadır. Yaptıklarına yetersiz eylem denilebilir; çünkü mekândan kaçış, kültürel kodlardan kurtuluş anlamına gelmez. Gidilen yerde kaçılan şeye yakalanmak ya da kaçılan şeyi kendisiyle götürmek…

İlyas, aşkı ile sorumsuzluğu arasında; Cemşit, aşkı ile Asya’nın ona duyduğu minnet arasında; Asya, aşkı ile kendisine gösterilen ihtimam arasında çatışma yaşar. Kimsenin durumu iyi sayılmaz, fakat işi en zor olan Asya’dır; çünkü karar verme yetkisi ondadır. Asya sevdiği İlyas’a dönmek ister, ama yüzünü ona çevirdiği her an ihanetini hatırlar. Cemşit ile kalması gerektiğine inanır, ama ortada bir aşk yoktur. Yaşadığı, duygu ile akıl çatışmasından ziyade, arzu ile vicdan arasındaki çatışmadır. Arzunun önüne koyduğu yol ile vicdanın çizdiği yol karşıt yönlere işaret eder.

Asya, kalbi onu İlyas’a doğru ittiği halde, ahlaki kodların talebiyle Cemşit’e doğru yol alır. Gözü ve gönlü arkada kalan İlyas’a dönük Asya, içten içe ağlar… Ağlar, fakat yine de gider. Bir gerekçe bulması lazımdır; hiç zorluk çekmeden bulur. Ona göre “Sevgi iyilikti, sevgi dostluktu, sevgi emekti.” Bu, onun kalbinin bulduğu karşılık değil, mantığının bulduğu gerekçelerdir. Mesele ne olursa olsun, gerekçe arayan mutlaka bulur; çünkü aklın meşrebi bu konuda fena halde geniştir. Velhasıl Cemşit’e gider… Sevdiği için değil, onu seçmenin daha ahlaki ve vicdani olduğuna inandığı için. Sevilende ne tür nitelikler bulunursa bulunsun, seven en nihayetinde sevdiği için yapar yaptığını.

Evet, Asya, “sevgi emektir” “sevgi iyiliktir” “sevgi dostluktur” cümlelerini mırıldana mırıldana Cemşit’e gider, fakat kalbinde, gözlerinin içinde, yanaklarından süzülen yaşlarda, ayaklarının gidişinde İlyas vardır. Kalbi, aşkın emek ve iyilik olduğunu söyleyen dilini yalanlar.

Oysa, Asya’nın kalbinin gösterdiği gibi, aşk emek de değildir, iyilik de… Ne iyiliğin keşfiyle başlar aşk ne de kötülüğün tespitiyle biter. İyi olan sevenden kaçış, iyi olmayan sevilene bağlılık… Aşkın tarih kitapları bu tür meselelerle doludur. Üstelik, aşk ile emek arasında ters bir orantı vardır: Uğruna en çok emek harcanan aşklar en zayıf aşklardır. Bakın, Asya’nın kalbi, İlyas için kendiliğinden çarpmakta, her şeyini ortaya serdiği halde Cemşit’e kayıtsız kalmaktadır. Haliyle, hiç kimse, karşısındaki kişinin beklentileri doğrultusunda kendine çeki-düzen verme yoluyla onda aşk yaratamaz. Oynayarak, olmadığı şey olduğunu kanıtlamaya çalışarak maşuk/maşuka olmuş kişi yoktur. Kimliği ve kişiliği ne olursa olsun, herkes kendisi olarak birilerinin arzu nesnesi olur.

Sevgi, ona, kendisi sevilince değer gibi görünür, gerisi ahlak-dışılıktır. Ahlaki öznenin bilinci sevginin egemenliğini terennüm ederken, bilinçdışı sadece kendisinin sevilmesini talep eder. Sevenin, kalbinin bir köşesinde başkasına da küçük bir yer ayırması, sevilene kendi yerinin işgali olarak görünür. Bundandır ki, bütün toplumsal ahlaklar bol kepçe servis ettikleri sevginin kefaretini ötekine diyetlerle ödetirler. Her ahlak şu ya da bu şekilde sevgi buyurur, fakat hepsi de onay verdikleri insan tipine benzemeyi şart koşar.

Öyle ki, âşıkların hal ve ahvali karşısında, insanın, önemli olan şeyin maşukun/maşukanın değil, aşkın bizatihi kendisi olduğunu bilmesi gerekir. Onun için bir çoğumuzun yaşadığını zannettiği Kültürel dünyanın beklentilerinin sınırları içine çekilip güvenilir hale getirilen şey aşk değil, sadece bir ilişkidir!..

Mehmet Ali GÜNEŞ

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL