Köşe Yazıları

SANDIKÇI ŞÜKRÜ (Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz)

SANDIKÇI ŞÜKRÜ (Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz)
Gökkuşağı Köşesi Banner

Karadeniz insanının haksızlıklar, zorbalıklar ve işgaller karşısında sergilediği tutum geçmişten günümüze denizi gibi sert ve asi olmuştur. Allah’tan başkasına teslim olmayan bir yapı ile kanının son damlasına kadar mücadelesini de vermekten geri kalmamışlardır. Zalimin zulmüne karşı mazlumun dostu olarak yiğitlik ve kahramanlıklarıyla onlarca hikayenin zeminini hazırlamış, namlarıyla da günümüze kadar taşınmışlardır. İşte onlardan biri de Osmanlı’nın son zamanlarında yaşamış zekasıyla ve kurnazlığıyla ön plana çıkan Sandıkçı Şükrü’ dür… Öyle ki dönemin bölge sorumlusu Kadri Paşa tarafından “Orman Valisi” lakabı takılan Şükrü, Rizeli bir eşkıyadır.

1865 yılında Rize’de doğan Şükrü, çocukluk günlerini kardeşleriyle birlikte babası Ömer Reis’in yanında balıkçılık yaparak geçirir. İşinde öylesine maharetler sergilemektedir ki daha küçük yaşlarda Karadeniz’de yakaladığı Yunuslarla ilk namını “Yunusları kovalayan çocuk” olarak alır. Yirmi yaşına geldiğinde ise askere çağrılır. Onu görenler tarafından orta boylu, geniş omuzlu, güçlü ve yakışıklı olarak tanımlanan Şükrü, askerliğini Trabzon’da askeri filikalarda bitirerek Rize’ye geri döner…

Yeni arayışlar içerisinde günler akıp giderken eski adıyla Haldoz günümüzdeki adıyla Portakallık Mahallesinde ailesiyle beraber bir düğüne davet edilir. Kalabalıktan pek haz etmeyen Şükrü, kardeşi Bayram’ı vekil olarak orada bırakıp o çok sevdiği denize doğru koşar. Bir müddet Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla konuştuktan sonra sahildeki barınaklardan birinde dinlenmeye çekilir. Kısa bir süre sonra barınağın kapısını nefes nefese kalmış bir çocuk çalar. “Kan ter içinde kalmışsın çocuk, anlat hele ne oldu?” “Kardeşin Bayram… Karnından… Yetiş ağabey! Bıçakladılar onu.” Haberi alır almaz silahını beline takan Şükrü, bir hışımla olay yerine ulaşır. Kardeşini kanlar içinde yerde yatar vaziyette gördüğü anda nevri döner ve ortalığı inleten bir ses ile haykırmaya başlar: “Nasıl kıydınız kardeşime? Kim yaptı bunu?”

Telaşlı ve korku dolu gözler Abduoğulları’nın evini göstermektedir. Kalabalığı yararak gözlerin odağındaki eve doğru yürümeye başlar. Şükrü’nün geldiğini gören Abduoğulları’n Yusuf, arka kapıdan çıkarak kaçmaya çalışır. Bu amansız kovalamaca mahalle meydanında son bulur ve kulaklar Şükrü’nün narasıyla irkilir!..

“Yusuf! Yüzünü dön bana. Arkadan vurmak, kaçarken vurulmak kalleşlerin işidir…“

Yüzünü döner ve hemen silahına davranır fakat kader ağlarını Yusuf için çoktan örmeye başlamıştır bile. Yankılanan iki el silah sesiyle boylu boyunca yere serilen Abduoğulları’n Yusuf, oracıkta son nefesini verir. Zaptiyeler gelmeden gözden kaybolan Sandıkçı Şükrü’nün böylece kaçak hayatı da başlamış olur.

Cinayetin ardından takibattan sıyrılabilmek için bir müddet Trabzon’da arkadaşlarının yanında saklansa da bu durum da fazla sürmez. Yakalanır ve cinayetten dolayı on beş yıla mahkum olur. O yıllarda oldukça ürkütücü bir üne sahip olan, sarp kayalar ve duvarlarla örülü, rutubetin ciğerleri günden güne tükettiği, kabadayıları, eşkıyaları ve haydutları ıslah için, bir nevi ‘gidişi olsun, dönüşü olmasın’ diye gönderdikleri Sinop Zindanı’na sevk edilir.

Cezaevinde ağalar ve şerirler oluşturdukları kendi düzenleri içinde, türlü yollarla mahkumları sindirip hakimiyetlerini kurdukları koğuşlarda günlerini gün etmekteydiler. Boyunduruk altına girmeyi reddeden bir yapıya sahip olan Şükrü’nün başı burada da beladan uzak kalamayacaktır. Bazı azılı mahkum ve ağalar, Şükrü’yü sindirmeye kalkar. Ama azgın denizlerle boğuşmuş, bıçak yarasına mermi cezası kesmiş, cesur ve gözü pek gencin neler yapabileceğinden haberleri yoktu. O genç ki, kimseye pabuç bırakmayacak, kavga-dövüşle üzerine gelenlere misliyle karşılık verecektir.

Cezaevi idaresi, gün geçtikçe taraftar toplayan ve olay çıkaran Şükrü’nün hızını kesmek adına deniz tarafında, rutubetin iç organları erittiği bir hücreyle cezalandırma kararı alır. Bu durum Şükrü’nün bir hayli canını sıksa da yılmamakta kararlıdır…

Çektiği bu sıkıntılar içerisinde onu en çok düşündüreni ise ardında bıraktığı karısı Fadime’ydi. Mahkumiyeti, eşi Fadime’de gözü olan Rüstem Ağa’nın iştahını kabartmıştır. Fadime müşkül durumdadır ve borç erzak istemek için Rüstem Ağa’nın kapısını çalar. Bu durumu fırsata çevirmek isteyen Rüstem Ağa, Fadime’yi kendisiyle evlenmeye zorlar. Ama bu teklif Fadime tarafından reddedilince çılgına döner ve türlü zorbalıklarla Fadime’ye zulmetmeye başlar. Tüm bunlardan haberdar olan Şükrü’ye, Sinop Zindanları artık dar gelmeye başlamıştır. Aklında kurguladığı kaçış planlarını uygulamaya koymak için gün saymaktadır.

Cezaevindeki yandaşlarının da yardımıyla kaçışı imkansız denilen Sinop Zindanlarından firar tertibi denize atlayarak muvaffakıyete ulaşır. Birkaç günü denizde geçirdikten sonra İpsiz Recep ve arkadaşları tarafından kurtarılır. Ne var ki gitmek istediği Rize’ye girmesi pekte mümkün gözükmemektedir. Kaçmış olduğu haberi çoktan Karadeniz’e yayıldığından rota İstanbul’a çevrilir. Ama hasımları tarafından da takip edilen Sandıkçı Şükrü, yapılan bir ihbar ile birkaç gün sonra İstanbul’da tekrar yakalanır.

“Sinop’tan firar etti, namı memleketi sardı, bu sefer Bodrum’a sürelim” denilerek yeni açılan ve en az Sinop Zindanları kadar ürkütücü bir üne sahip olan Bodrum Cezaevi’ne sevk edilmesine karar verilir. Gemi ile götürüleceğini haber alan arkadaşları bu duruma tepkisiz kalmayacaklardır elbet. Şükrü’yü bindirdikleri gemi, İzmir Limanı’na demir attığı sırada arkadaşları imdadına yetişerek onu tekrar kaçırmayı başarırlar. Nice zeybek ve efeye yataklık eden Ege Dağları artık Şükrü’yü de bağrına basacaktır.

Bir zaman köy köy, dağ dağ dolaşarak Ege’nin yiğitleriyle birlikte günlerini geçirir. O ana kadar Sinop Zindanlarından firar edebilene hiç rastlanmadığından namı memlekete yayılmıştır ve bu durum gittiği her yerde ona saygı gösterilmesinin yolunu açmıştır. Rahatı yerindedir Şükrü’nün lakin memleketi Rize ve karısı Fadime’nin hasreti burnunda tüttüğünden yola çıkış planlarını çoktan yapmaya başlamıştır bile. Efeler tarafından silah kuşandırılır, erzağı verilerek yola koyulur. Anadolu’yu bir uçtan bir uca geçerek, zaptiyeleri, eşkıya ve haydutları türlü mücadelelerle atlatıp sonunda Rize’ye ulaşmayı başarır.

Şeref ve namusa karşı son derece hassas olan Şükrü, ilk iş olarak eşi Fadime’ye göz koyan Rüstem Ağa’nın karşısına çıkmak olacaktır. Fırsat kollayan Şükrü bir yolunu bulur ve Rüstem Ağa’yı ortadan kaldırır. Kısa sürede duyulan olayın ardından yanına birkaç adam alarak dağların yolunu tutar. Günlerce süren aramalar sonuçsuz kalır, Şükrü ve adamlarının izine rastlanamaz. Artık dağlar onun meskeni, eşkıyalık namı olacaktır…

Onu an be an takip ettiren hasımları bir yolunu bulup ondan intikam almanın hesabını yapıyorlardı. Ancak tek başlarına da karşısına çıkmak istemiyorlardı. En az onun kadar tehlikeli ve güçlü olan Eşkıya Hasan’ın kapısını çalarlar. Hasan, o dönem Rize ve çevresinde hayli nam salmış yaman bir şakidir.

Abduoğulları’nın planı gereği Şükrü ve arkadaşlarına dost görünerek yanaşacak, itimatlarını kazanıp, fırsatını yakaladıkları anda Şükrü’nün işini bitireceklerdi. Planı uygulamaya başlar Hasan ve birkaç adamı. Ama gel gör ki feleğin çemberinden oynayarak geçen Sandıkçı Şükrü, sezgileri, kurnazlığı ve tecrübesi sayesinde bu oyunu bozar. Gözünün tutmadığı Hasan ve birkaç adamının Abduoğulları’yla iş tuttuklarını anlar ve bu oyunu onlara pahalıya patlatır. En nihayetinde bedelini canlarıyla öderler.

Günler geçtikçe hasımları çoğalmaktadır Sandıkçı Şükrü’nün ama halka yaptığı yardımlar, zalimlere karşı duruşu, mazlumun ve ezilenin yanında yer alışı, zenginlerden alıp fakirlere dağıtması, taraftarlarını da çoğaltmaktaydı. Kimin başı dara düşse, haksızlığa uğrasa Sandıkçı Şükrü’ye başvuruyordu. En acizler bile ocağında paşalar gibi ağırlanıyor ve korunuyordu. Ahali onun muhabbetine nail olmak için ona erzaklar gönderir köylerine davet ederlerdi. Her yerde aranan Şükrü’nün belli bir mekânı yoktu. Dağ bayır, köy çayır dolaşarak, gerektiği zamanlarda ise halkla kucaklaşırdı.

Yine böyle bir günde kendilerine yakın bir yerde olduğunu haber alan eski adıyla (Urusba) yeni adıyla Uzunkaya sakinleri, haber göndererek Şükrü’yü köylerine davet ederler. Davete icabet eden Şükrü, adamlarıyla beraber köyü ziyaret eder ve kahvehanede toplanarak çaylar eşliğinde muhabbete koyulurlar. Bir zaman sonra Şükrü ve adamlarının köylerinde olduğu, ondan haz etmeyen daha doğrusu korkan, köyün zenginlerinden biri tarafından karakola ihbar edilir.

Zaptiyeler hemen harekete geçerek kahvehanenin etrafını sararlar. Şükrü ve adamlarından teslim olmalarını isterler. Şükrü, elbette bunu kabul etmez ve çatışma başlar. Adamlarına askere isabet ettirmemelerini ve geri çekilmelerini emreder. Şükrü, kimsenin kanı dökülmeden uzaklaşmayı amaçlamaktadır. Köylülerin de yardımıyla birlikte sağ kalan birkaç arkadaşını yanına alıp oradan çıkmayı başarır. Mesken tuttuğu dağlara doğru atını sürerek izini kaybettirir.

Günler sonra ortaya çıkan Şükrü, Çiftekavak mevkinde rastladığı, yiyecek ekmeği olmayan, açlıktan bitap düşmüş yaşlı bir kadına yardım etmek ister. Bir mektup yazar ve mektubun altını, kanına bulaştırdığı mavzer mermisinin dibiyle damgalar. Zira bu onun mührü niteliğindedir. Yaşlı kadına:

“Al bu mektubu Perilizadeoğulları’na götür ve sana mektupta belirttiğim kadarıyla mısır versinler” der. İhtiyar kadın mektubu alarak Perilizadeoğulları’nın dükkanına gider. Etraflı ve nüfuzlu olan Perilizadeoğulları, mektupta yazanları ve yaşlı kadını pek dikkate almazlar. Bu durumu gören karşı dükkanın sahipleri Akmehmetoğulları, yaşlı kadına bir miktar mısır yardımında bulunup Sandıkçı Şükrü’ye de selamlarını ileterek onu gönderirler. Görünüşte basit gibi duran bu mevzu yeni olaylara kapı aralayacaktır.

Yaşlı kadının dönüşünü bekleyen Sandıkçı Şükrü, Perilizadeoğulları’nın mısır vermediğini öğrenince küplere biner. Bunun da hesabı sorulur diyerek beklemeye koyulur. Bir zaman sonra Perilizadeoğulları’nın kotrasının Terme ve Çarşamba’dan mısır yükleyip yola girdiğinin duyumunu alır. Denizdeki dostlarına haber uçurarak kotrayı zapt etmelerini ve Çiftekavak mevkine yanaştırmalarını ister. Bunun üzerine harekete geçen dostları gereğini yaparak kotrayı limana yanaştırırlar. Kotraya el koyan Şükrü ve arkadaşları bütün ürünü orada hali hazırda bekleyen ahaliye dağıtır. Kaptanın eline de Perilizadeoğulları’na ulaştırması için bir mektup verir. Mavzer mermisiyle mühürlediği mektupta şunlar yazmaktaydı:“Bir daha ki sefere bu mermi mektupla değil, mavzerin kendisiyle gelecek!..”

Bu olaydan sonra Şükrü’nün gazabından korkan Perilizadeoğulları’n Bekir, Rize mutasarrafından koruma talep eder. Aynı zamanda yakalanması için her türlü yardımda bulunacağına dair söz verir. Toplanan adamlarla birlikte zaptiyeler, Şükrü’nün peşine düşer ama izine hiçbir yerde rastlayamazlar. Bu işin böyle yürümeyeceğinin farkına varan mutasarrıf, “Dinsizin hakkından imansız gelir” diyerek farklı bir uygulama yöntemine başvurur. Sandıkçı Şükrü’nün yakın arkadaşlarından Kamacıoğlu’na yanaşarak kâh tehditle, kâh altınla aklını çeler:

“Şükrü’nün namı memleketi sardı, onu vurursan senin namın yürür” diyerek Kamacıoğlu’nu ikna eder. Sırtını döndüğü arkadaşı artık düşmanı konumundadır. Hesabını yapan Kamacıoğlu, Şükrü’nün geçtiği yolları, gittiği yerleri çok iyi bildiğinden pususunu ona göre kurar ve beklemeye koyulur. Ama her yerde kulağı olan Şükrü, bu durumdan da haberdardır. Ona göre tedbirini alır ve bu tertibinde kurban hanesine Kamacıoğlu’nun adını yazdırarak yoluna devam eder.

Peşindeki zaptiye ve hasım sayısı bir hayli artan Şükrü, artık Rize’nin dağlarında barınamayacağını anlar ve rotasını o çok sevdiği denize doğru çevirir. Kaçakçılık ve korsanlıkla geçen belli bir zamandan sonra fırtınalar orada da yakasını bırakmaz. Bir sevkiyat sırasında kötü havaya yakalanan teknesi, Trabzon açıklarında batar. Arkadaşlarıyla birlikte can havliyle yüzerek karaya ulaşmayı başarır. Oradan Zigana Dağı’na çıkıp, Bayburt ve İspir üzerinden tekrar Rize’ye geri döner.

Sandıkçı Şükrü’nün gerçekleştirdiği hadiseler devlet idaresinin de canını fazlasıyla sıkmaktadır. Önüne geçmekte zorlandıkları bu olaylar karşısında bölgedeki idareciler görevlerinden alınıp yerlerine başkaları gönderilir. Nitekim Rize’ye tayin edilen Avni Bey, ayağının tozuyla Sandıkçı’yı alt etmeye kararlıdır. Ancak biliyordur ki onu silah zoruyla ele geçirmek zor, bu yüzden onu zehirleyerek öldürmeyi düşünmektedir. O dönemlerde birçok eşkıya, kabadayı ve haydut bu yöntemle etkisiz hale getirilmişti. Planı uygulamak için Sandıkçı Şükrü’ye yataklık eden aileler bir bir tespit edilerek takibe alınır. Bunlardan biri de Manenli İsmail’dir. Tutuklanma tehdidiyle korkutulan İsmail, Şükrü’yü zehirlemeyi kabul eder.

Bir yerde uzun süre kalamayan Sandıkçı Şükrü, ev ev, köy köy dolaşmaktadır ve en nihayetinde yolu İsmail’in evine düşer. İsmail evde yoktur, plandan haberi olan karısı Gülcemal onu içeriye buyur eder. Karnın açtır diyerek ona sofra hazırlar. Yaptığı mıhlamanın içine daha önce kendisine verilen zehri koyar. Afiyetle yemeğini yiyen Sandıkçı Şükrü dinlenmek için bir köşeye çekilir. Su alma bahanesiyle evden çıkan Gülcemal, durumu bildirmek için karakola doğru koşturmaya başlar. Bir müddet sonra midesi bulanmaya başlayan Şükrü, zehirlendiğini anlar. Can havliyle kendini dışarı atar ve güç bela yakınlardaki köylerden birinde yaşayan kız kardeşinin evine sığınır.

Zehirlendiğini ve kendisini kimin zehirlediğini kız kardeşine anlatır. Kardeşi, Şükrü’yü bahçedeki hayvan gübrelerinin arasına gömerek saklar. Zaptiyeler, İsmail’in evine varınca Şükrü’yü göremezler. Civardaki tüm evleri ararlar, akabinde akrabalarının evlerini, Şükrü’nün de saklandığı evi ve araziyi ararlar ama onu bulamazlar. Kız kardeşinin bakımıyla iyileşen Şükrü, İsmail’e haber yollar:

“Ya kendini ya da karını öldüreceksin, bu ihanetin bedeli budur!”

Haberi alan Menenli İsmail, durumu zaptiyelere haber verir ve evi gözetim altına alınır. Fırsat kollayan Şükrü,  günün birinde ansızın İsmail’in karşısına çıkar ve cinayetlerine bir yenisini daha ekler. Her ne kadar bu ihanetin cezası ölümdür dese de yemeğini yediği karısına dokunmaz, onu affederek kendisini bekleyen dağlara doğru tekrar yola koyulur.

Bu cinayet Rize’yi sarsar. Zaptiyeler ve hasımları günden güne tehdidi artan Şükrü için yeni yeni planlar yapmaya başlar. Bu kez Rize’nin meşhur kabadayılarından Kırbozoğlu’nun kapısını çalarlar. Kırbozoğlu bu işe gönüllü olarak baş koyar ve kendince bir plan hazırlayarak uygulamaya koyulur. Sandıkçı aynı zamanda dağ ve ormanlardan şehirler arası silah kaçakçılığı da yapmaktadır. Bunu bilen Kırbozoğlu ona müşterek bir silah kaçakçılığı teklifi götürür. Bu iş sırasında onu gafil avlayıp hakkından gelmeyi düşünmektedir.

Sandıkçı Şükrü teklifi kabul eder ve sevkıyata başlarlar. Hareketlerinden şüphelendiği Kırbozoğlu’na arkasını hiç dönmediği gibi onu gözünün önünden de hiç ayırmaz. Bir türlü fırsat yakalayamayan Kırbozoğlu: “Artık yeter, ne olacaksa olsun!” diyerek silahına davranır ama tetiği ilk çeken Sandıkçı Şükrü olur. Yine başarısızlıkla sonuçlanan bu etkisiz hale getirme operasyonu zabitin başını yer ve yerine yeni bir zabit (Hacı Bey) atanır Rize’ye. Hacı Bey alay komutanıdır ve aynı zamanda başarılı bir yöneticidir.

Hacı Bey, Şükrü’yü yakalamak için Gürcülerden oluşan bir alay teşkil eder. Yaklaşık iki yüz adamıyla dağların yolunu tutar. Arazi yapısını çok iyi bilen Şükrü, bulunduğu hâkim tepelerden kimin geldiğini, kaç kişi olduklarını, nerelerden geçeceğini ev sahibi üstünlüğüyle çok iyi bilmekteydi. Yirmi-yirmi beş kişiden oluşan Şükrü’nün ekibi, pusu kurulan değil, daima pusu kuran ve avantajlı taraf konumundaydı. Muharebeyi kendi pusu noktalarında kabul ediyor, kaçarmış gibi yapıp pusu noktasına, dar geçitlere hasımlarını çekerek ağır zayiatlar verdiriyordu. Nitekim Roşi denen yerde Hacı Bey, Şükrü’yü sıkıştırdığını zannedip üzerine yüklenir. Çatışmanın en şiddetli yerinde hiç ummadığı yerlerden mermiler yağar Hacı Bey’in üstüne. Şükrü’yü tuzağa düşürdüğünü zanneden Hacı Bey’in kendisi tuzağa düşmüş ve ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Birkaç gün sonra yine yüklenir ama başarılı olamaz. Bu durum Şükrü’nün zaferi, Hacı Bey’in görevinden istifasıyla nihayete erer.

Sandıkçı, Rize de hâkimiyetini günden güne arttırmaktadır. Roşi başta olmak üzere Fener Mahallesi ve çevresi onun yönetimi altındadır. Kendine bir de sancak hazırlatır ve sancağına “Inna fetahna leke fethan mübina. La ilahe illellah Muhammedün resülullah” yazdırarak bölgenin amiri olduğunu ilan eder. Ne var ki o dönemde Devlet-i Aliyye birçok yerde cephe açmış, savaş halindedir. Bu durum Şükrü’nün de canını sıkmaktadır.

Osmanlı yönetimi genelde bir bölgede böyle başkaldıranlara zaman harcamaktansa onu başka bir vazifeye atayarak, affederek ya da sulh yoluyla asayişi temine çalışır. Nitekim Rize’de, resmi belgelerde kendileri “eşkıya” olarak nitelenen sülaleler ve kimseler bilhassa Osmanlı-Rus harplerinde veya tarihe mal olmuş büyük savaşlarda orduya asker verip, bizzat savaşan ağalar, daima devletin yanında olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bunlara örnek olarak Rize yöresi eşkıya ve kabadayılarının en meşhuru Tuzcuoğlu Memiş, Osmanlı’nın son zamanlarında Sandıkçı Şükrü ve Cumhuriyetin ilk zamanlarına da yetişen, Kurtuluş Savaşı’nda da Milis Yüzbaşısı olarak düşmana karşı savaşan İpsiz Recep’i sayabiliriz…

Tuzcuoğlu Memiş, adamları ve topladığı askerlerle Osmanlı ordusunda Faş ve Sohum’da düşmana karşı savaşıp; İpsiz Recep ve Sandıkçı Şükrü ise Karadeniz’de devlet adına milis güçlerini ve halkı güçlendirmek için silah kaçakçılığı, el altından düşmanı bozguna uğratan korsan girişimler ve gösterdikleri kahramanlıklarla adlarından söz ettirmişlerdir. Karadeniz’deki bu korsan girişimler Rusların canını oldukça sıkar ve Trabzon Valisi Kadri Paşa’ya durumu “Birkaç korsan ve eşkıya ile başa çıkamıyorsunuz” yazan alaycı bir mektupla bildirerek saldırıların önünü alması istenir.

Böyle bir zamanda “Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır” diyerek ıslah-ı nefis edip aman dileyen Sandıkçı Şükrü, kıyafet değiştirerek Kadri Paşa’nın huzuruna çıkar. Sandıkçı Şükrü’ye “Ormanın Valisi” lakabını takan, ona sulh yolu ile yanaşıp durulması için çabalayan Kadri Paşa bu âmânı olumlu karşılar ve Şükrü’ye, Rusya’nın Sohum limanında ki deniz fenerini söküp Trabzon’a getirmesi halinde kendisini affedeceğini söyler. Sandıkçı Şükrü birkaç arkadaşını da yanına alıp kayıkla istikamete doğru kürek çekmeye başlamıştır bile. Sohum limanına yakın bir yerde avlanma bahanesiyle turlarlar ve gece olunca yüzerek gizlice karaya çıkarlar. Kısa bir zaman içinde Sohum Feneri’ni söküp Trabzon’a getirirler. Kadri Paşa keyiflidir ve kalemi eline alarak Rus yetkililerin alaycı mektubuna cevap yazar:

“Bizim hakkından gelemediğimiz bu eşkıya, Sohum Feneri’ni söküp Trabzon’a getiren eşkıyadır, kolaysa siz başa çıkın!..”

Durulmaya başlayan savaş ortamı ve kısmen affedilişi Şükrü’yü epeyce rahatlatmıştır. Ama tedbiri hiçbir vakit elden bırakma niyetinde değildir. Bir yanda hasımları, bir yanda devlet her an başına çökecekmiş gibi beklemektedir. El altından kaçakçılığa ve korsanlığa devam eden Sandıkçı Şükrü, kazandığı paralarla evlenemeyen delikanlılara düğün yapıyor, müşkül durumda olanları doyurup,  elde avuçta ne varsa ihtiyacı olanlara dağıtıyordu. Hâkimiyetini tesis ettiği Roşi’de Perilizadeoğulları’nın arazisine parasını vererek kendine ait bir ev yaptırmak ister. Kabul görmeyince zorla araziye el koyar ve evi yaptırır. Tapuyu almak için Perilizadeoğulları’n Hacı Mustafa’ya parasıyla birlikte haber gönderir. Tapuyu verme niyetinde olmayan Perilizadeoğulları, parayı da kabul etmezler. Bunun üzerine Hacı Mustafa’yı dağa kaldırır. Oğullarından 500 altın fidye ister. Altınları aldıktan sonra Hacı Mustafa’yı serbest bırakır ve aldığı altınların bir kısmıyla filikalar alır, bir kısmını halka dağıtır, kalanıyla da Camiönü Mahallesi’nde kendi adıyla anılan bir çeşme yaptırır. Bu ve buna benzer birkaç olay akabinde Şükrü’ye yine dağların yolunu açacaktır…Rize mutasarrıfı Muhiddin Paşa, bu olaylar karşısında tepkisiz kalmaz, elindeki zaptiyeler ve şehir eşrafının kendisine tahsis ettiği adamlarla Sandıkçı Şükrü’nün izini sürmeye başlar. Bu aramalar her zamanki gibi sonuçsuz kalır ama ne Muhiddin Paşa kovalamaktan, ne de Sandıkçı Şükrü kaçmaktan vazgeçecektir. Tam da burada Türk basınının tarihi simalarından Refi Cevad Ulunay’ın (1890-1938) Dağlar Kralı (eşkıyalık olgusu sosyo-ekonomik dayanaklarıyla gözler önüne serilen, Hükümet’in aczi ve Refi Cevad’ın deyimiyle “Dağ Şövalyesi” olan eşkıyaların psikolojileri de anlattığı) adlı eserinde Şükrü ile karşılaşmasına dair hatıralarına bir göz atmakta fayda var diye düşünüyorum. Zira Ulunay, Muhiddin Paşa’nın oğludur.

O dönem Galatasaray idadisinde üçüncü sınıf talebesi olan Ulunay, yaz tatilini Rize’de babasının yanında geçirmektedir. Ava bir hayli meraklı olan Ulunay, babasının: “Sandıkçı Şükrü civarda dolanıyor, tehlikelidir, vazgeç bu av sevdasından” uyarılarını kulak ardı ederek yanına tahsis edilen bir zaptiye eriyle ormanın yolunu tutar.

Av sırasında Ulunay’ın, tüfeği arızalanır, her ne kadar tamire uğraşsa da başaramaz. Tam o esnada nereden ve nasıl geldiğini dahi hissetmedikleri, boyu postu yerinde, sarı bıyıklı, başlıklı, zıpka mintanlı, elinde martinle bir adam bitiverir. Köy ahalisinden biridir, tüfekten iyi anlar diyerek, arızasının sebebini öğrenmek için elindeki tüfeği adama uzatır. Adam kendinden emin bir tavırla tüfeği kontrol eder ve tetik mekanizmasında bir parçanın eğrildiğini, yakınlarda bir köyde ikamet eden Ömer Usta’ya gitmelerini, tamiratını ancak onun yapabileceğini söyler. Ama vaktin geçtiğini, “Yorulmuşsunuzdur,” diyerek yakınlardaki bir evde karınlarını doyurmaya davet eder Ulunay ve zaptiye erini. Beraberce girerler eve, sofra hazırlanır, mısır ekmeği, turşu ve mıhlama eşliğinde karınlarını doyururlar. Adama rastladıklarından beri zaptiye erinin telaşı ve korkusu Ulunay’ın gözünden kaçmaz. Kahve faslına geçilir akabinde ve adam söze başlar:

“Ey paşazade benim kim olduğumu bilir misin?” Ortalık bir anda buz keser, sonrasında gelecek kelamları zaptiye erinin de telaşından az çok tahmin eden Ulunay, kahvesinden bir yudum daha alır.

“Ben senin babanın takip ettirdiği Sandıkçı Şükrü’yüm!..”

Refi Cevad Ulunay o anı: “Bizde hoşafın kesildiği andır” diye tarif edip şöyle devam ediyor:

Sandıkçı Şükrü bana, “Paşanın kendisini ya da ailesinden birini vurmaya yemin ettiğini, tüfeğini bana verdiğini görünce silahsız birini vurmayı erkekliğe sığdıramadığım için bundan vazgeçtiğini” söyledi. Ve devam etti: “Söyle babana affetsin beni, ben de ona hizmet edeyim…”

Ulunay, “Söylediklerini babama ileteceğim” dedikten sonra hep beraber kalktıklarını, evin yakınlarındaki fidanlığa kadar kendilerine eşlik ettiğini, sonra ortadan kaybolduğunu söylüyor. Kitabında Şükrü’ye dair hatırasını şu sözlerle noktalıyor Refi Cevad Ulunay: “Yaptıklarına pişman ama affedilmeyeceğini bildiğinden teslim olmayan bir eşkıyaydı…”

Bu olaydan sonra onu yakalamaya son derece kararlı olan Muhiddin Paşa takibi sıkılaştırır. Artık Şükrü ve arkadaşları için alan daralmaktadır. En nihayetinde bir mezrada karşılaşırlar. Yoğun ateş altına alınan çete zayiatlar verir ama yine de bir yolunu bulan Sandıkçı Şükrü ve sağ kalan arkadaşları arazi şartlarından da yararlanarak kurtulmayı başarırlar.

Olayın üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Sandıkçı Şükrü, şehre iner ve komiser Hilmi Bey’in çocuğunu kaçırır. Bunun üzerine kolluk kuvvetleri Şükrü’nün Fener Mahallesi’ndeki kayıklarını ateşe verir. Gördüğü bu manzara karşısında çılgına dönen Sandıkçı Şükrü,  Rize Kelesi’ne çıkarak hükumet konağını yaylım ateşine tutar. Bir süre sonra da çocuğu serbest bırakır. Bu olay o dönemlere tanıklık etmiş olan Rizeli halk şairi Salih Kahyaoğlu’nun şiirine şu dizelerle yansımıştır:

Vela yokuşunda sipere yattım
Ordan hükümete çok kurşun attım
Arpayı buğdayı halka dağıttım
Puşlukla vuruldum ona yanarım.

Vela’dan yürüdüm karakış ayı
Havası çok yağar döker borayı
Hükümet arkamdan izim arayı
Bir saat bir yerde kayıdım olmaz

Kurşunlama olayı bardağı taşıran son damla olmuştur artık. Takibat daha da sıkılaştırılarak çemberi iyice daraltırlar. Ona selam verenler dahi tutuklanıyor, rahat hareket edebileceği tüm alanlar gözetim altına alınıyordu. Yanında kardeşi Bayram (Düğünde bıçaklanan) ve yeğeni Mehmet’ten başka kimse kalmayan Sandıkçı Şükrü, bu kıskaçtan kurtulmanın yollarını aramaktadır. İkizdere mevkiinde Aliye adında bir kadının evine sığınırlar. Kadın hürmetle ağırlar Şükrü ve  yanındakileri. Karınlarını doyurur ve istirahat için kendilerine hazırlanan yataklara uzanıp dinlenmeye çekilirler. Derin uykuya daldıkları sırada kadın evden çıkarak karakola gidip haber verir. Zaten teyakkuzda olan kolluk kuvvetleri bu haberle çabucak toparlanır ve evin etrafını sararlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde Şükrü’nün falan yerde olduğu haberi tüm Şehre yayılır. Kolluk kuvvetlerinin yanı sıra eşraftan gelen silahlılar, zaptiyeler, Muhiddin Paşa’nın müfrezeleri, yardımına başvurduğu daha evvel birlikte çarpıştığı Şükrü’nün yakın dostu Varilcioğlu ve adamlarının da aralarında olduğu kalabalık bir toplulukla evin etrafını sarmış, gün açana kadar kaçacak yer bırakmayacak şekilde bütün hazırlıklar tamamlanmıştır artık…

Gün ağarmasıyla birlikte uyanan Şükrü, kadının evde olmadığını fark eder. Şüpheye kapılıp dışarıya göz atmak için perdeyi aralar. Gördüğü manzara karşısında telaşa kapılan Şükrü, Bayram ve Mehmet’i uyandırarak durum değerlendirmesinde bulunur. O esnada tanıdık bir sese kulak kabartır. “Teslim ol Şükrü, bu işi kan dökmeden bitirelim artık! …”

Bu tanıdık ses dağlarda birlikte at sürdüğü arkadaşı Varilcioğlu Sadık’tan gelmekteydi. İçi biraz olsun ferahlayan Şükrü evin arka tarafını saran Varilcioğlu ve arkadaşlarına seslenir:

“Puştluk yok değil mi Varilcioğlu?”

“Ben şimdi çıkacağım, sen havaya sıkarsın kurşunları, dere tarafından yol alır giderim…”

“Rahat ol Şükrü, puştluk yoktur! Çık dışarıya!..”

Bunun üzerine camdan dışarı fırlayan Şükrü, dere tarafına doğru koşmaya başlar. Ancak yirmi adım gidebilmişti ki iki el silah sesiyle sırtından vurularak yere yığılır. Arkadaşı Varilcioğlu’nun silahından çıkan bu kurşunlar Şükrü’nün sırtından girerek kalbini paramparça etmiştir ve oracıkta son nefesini vermiştir. Sandıkçı Şükrü’nün vurulduğunu gören kardeşi Bayram ve yeğeni Mehmet silahlarını bırakarak teslim olurlar.

Takvim yapraklarının 1907 yılını gösterdiği o gün Sandıkçı Şükrü’nün cesedi bir at arabası üzerinde silahıyla birlikte Rize meydanında üç gün üç gece teşhir edildikten sonra kimsenin bilmediği bir yere defnedilir.

Abduoğulları’nın Yusuf’a sıkılan iki kurşunla başlayan eşkıyalık hayatı Varilcioğlu Sadığın tüfeğinden çıkan iki kurşunla son bulur. Ama bir fark vardır aralarında. ‘Biri mertçe, diğeri kalleşçe!..’

Ardından onca kahramanlık hikâyeleri anlatılıp destan ve şiirler yazılan Sandıkçı Şükrü’nün bu eserler arasında hiç şüphe yoktur ki en önemlisi Sinop Zindanları’nda kendisiyle aynı kaderi paylaşan ve hikâyesinden etkilenip kaleme aldığı, yazarlarımızdan Sabahattin Ali’nin “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” şiiridir. Sabahattin Ali’nin Sinop Zindanları’nda yatarken 6+5 = 11’li hece ölçüsü ve duraklarla kaleme aldığı bu şiir bestelenip başta Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Selda Bağcan ve onlarca sanatçı tarafından seslendirilmiştir.

EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ

Sene 341 nefsime uydum
(Yıl 1341 nefsime uydum)
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adımı koydum
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

Sen üzülme anam dertlerim çoktur
Çektiğin çilenin hesabı yoktur
Yiğitlik yolunda üstüme yoktur
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

Çok zamandır çektim kahrı zindanı
Bize mesken oldu Sinop’un hanı
Firar etmeyilen buldum âmânı
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

Sinop kalesinden uçtum denize.
Tam üç gün üç gece göründü Rize
Karşı ki dağlardan gel oldu bize
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

Bir yanımı sardı müfreze kolu
Bir yanımı sardı Varilcioğlu
Beş yüz atlı ile kestiler yolu
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.

-Sabahattin Ali-

Bir sonraki hikayeye dek esen kalın!

Mehmet Ali GÜNEŞ

YORUMLAR (1)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL