Gökkuşağı Köşesi

“SAKIZ – ŞEKER – PAMUK”

“SAKIZ – ŞEKER – PAMUK”

– Şişşt!

– Baksana bana sen.

– Anlatacaklarımı duymasınlar.

– Yaklaş biraz…

Gökten zembille inmedik ya canım biz. Doğduğumda tastamamdım. Babam vardı, annem… Ailemin tek değil fakat hayattaki beş çocuğunun sonuncusuydum. İnsanın ailesi yanında durunca, dünyanın ne dediğinin pek bir anlamı yoktur aslında. Öyle el bebek gül bebek büyümedim ama o kalabalıkta yokluk da çekmedim hiç. Hayat bana güzeldi bak şimdi!

Bir elim yağda, bir elim balda… Parayla alınabilecek her şeyimiz vardı; TV ilk bizim eve girdi mahallede, çamaşır makinesi, fırın… Evlerin şimdilerde olmazsa olmazları… Derken annemin eli hiç değmedi sıcak sudan, soğuk suya. İnsan kendini anlatmadan önce; ailesini, nereden geldiğini anlatmalı ki daha iyi anlaşılabilsin yani.

Hiç ayak basamadan sokaklara, hiç kirlenmeden ayakkabılarım özel şoförlerle başladım ilkokula. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı bir memlekette, Ankara’da. Okuldan sonra ailemin brokratik işlerinden bana zaman ayıramamasına içerleyip üzülmeye fırsat bulamadım. Başka uğraşlar buldum kendime… (Resim, müzik, dans, tiyatro, buz pateni…) Daha sanatsal bir meslek edinirim hayaliyle pışpışladım kendimi ilkokul bitene dek. Herkesin gözü önünde ve kimsenin görmediği bir çocuk olarak!

Vara, yoğa bazen de eğlencesine küfür etmeye bayılırdı babam. Yedi sülaleye yetecek kadar küfür dağarcığı vardı maşallah. Benim kelime dağarcığımda onların üzerine edecek yeni bir laf yoktu. Ne yalan söyleyeyim: Kulağıma da hiç melodik gelmiyordu küfretmek. Bu yüzden hiç sevemedim küfretmeyi. Tüm boşlukları dolduracak, tüm kuytulara yerleştirilecek bir varlığım olmamasından değil, ne manası vardı bir yerlere girip çıkmanın?

Ortaokula başladığım ilk yıl, sınıf tekrarına bırakılmış oğlan çocukları vardı sınıfta. Beden derslerinde, yeni yeni ergenliğe adım atanlarla bir araya gelip, birbirlerine bir şeyler gösterip anlam veremediğim el hareketleri yaparak birbirlerine dokunuyorlardı. Bu tür oyunlara da hiç dâhil olmadım bu yaşıma kadar. Temas bağımlısı olmayan bir ailede büyüdüğümden belki; belki de ailemin “Erkeğin malı meydandadır, göster amcalara oğlum!” diye gurur pozları vermediklerinden. Erkek egemen dünyaya, beni iyi hazırlayamadılar belki de kim bilir! Ayıp vardı bizim evde… Saygı vardı… Vıcık vıcık olanını görmedim ama, bizim evde vardı emek harcanmış sevgilerden. Dokunmatik değillerdi evet, sevgi iletimini wi-fi üzerinden temassız yapabiliyorlardı.

Bahsettiğim tuhaf ergen oyunlarına dâhil olmayışımdan, arkadaşlarım -kendilerinden farklı gördükleri bana, bir etiket yapıştırma ihtiyacı hissetmiş olacaklar ki- “yumuşak” dediler ilk önce. Neydi yumuşak; Sakız, Şeker, Pamuk… Hayır! Bol temaslı futbol yerine, tiyatroyla ilgilenmek; kitapların içine düşmek; kendi ruhuma uygun diğer sanat dallarıyla ilgilenmekti onlara göre yumuşaklık… Ailemin haberi yoktu gördüğüm cinsellik barındıran oyunlardan, duyduğum varlığıma karşı saldırı niteliğindeki hakaretlerden… Hiçbir şeyden! Varlığımı sürdürmek için içime kapanmaya, kabuğuma saklanmaya; Freud, Nietzsche başta olmak üzere bir sürü kişisel gelişim, psikoloji kitapları da dâhil olmak üzere her şeyi okuyarak kendimi geliştirmeye yöneldim. Geliştirdim de…

Ben sustukça insanların etiketlerinin sayısı, okul koridorlarında parmakla gösterilen biri olmama kadar ilerledi. Tiyatroda oynak bir şarkıda dans etmek yeterliydi “Yumuşak, top, o biçim, g*tveren, ibne…” olmak için! Bir saniye, işte orada duracaksınız!

14 yaşındaydım, ailem pek dindar olmasa da ben okuyordum din kitaplarını da! Günah nedir biliyordum yani Hz. Musa’nın da 10 emrinden hareketle. Daha dindar ailelelerde büyüyen okul arkadaşlarım, hakkımdaki dedikoduları duydukça kol kanat gererek daha sık tuttular çevremde saflarını. Bir yerlere aidiyet duymaya başlamıştım. Yaratılanın, yaradandan ötürü sevilmesinin hazzı bu olmalıydı.

“Öyle misin?” diye sorduklarında.

“Öyle derken… Bilmiyorum ki! Nerede bunun işaretleri?”

“Eğer öyleysen sabredeceksin. Bu senin dünyadaki sınavın.”

Okulda da, hayatta da en sevdiğim şeydir sınavlar! Çok başarılıydım sınavları vermek konusunda. Bu sınavda da başarısız olurum korkusuyla lise bitene kadar dini gerekçelerle kendi kendimi tatmin etmeye bile yeltenmedim hiç. Beni ittikleri derin çukurdan sabırla, bir ipek böceği gibi kozamı itinayla örerek yavaş yavaş çıktım. Erkeklerin gördüğü türden rüyalarımda hep erkeklerle ilgili rüyalar gördüm ne hikmetse. Dış dünyada her şeye müdahale edebilirlerdi belki, ama ya rüyalar?

“Seninle dalga geçme işini kimseye bırakma!” diye telkinlerle bitirdim ortaokulu…

Lise Yıllarında:

Cemaat sohbetlerine katılmaya, ruhumda açılan yaraları iyileştirmeye, insanların çenelerini sonsuza dek kapatmaya çalıştım. Tanrı’nın üzerimdeki tasarrufu cinselliğimle sınamaksa, en iyi şekilde geçmeliydim bu sınavı. Erkekler tuvaletinde bir kız tarafından sıkıştırılıp öpüldüm de bu sınavı verirken; bindiğim bir minibüsün genç şoförünün “seni bir arkadaşıma benzettim,” deyip güzergâhından çıkmasından zor bela kurtuldum. İstasyonda tren beklerken yanıma yaklaşıp “İleride araba var, gelir misin?” diye soran yaşlı amcaları “Kusura bakmayın teklifinizle ilgilenmiyorum,” diyerek nazikçe reddettim. Karanlık bir sokakta evime doğru yürürken yanıma yanaşan bir aracın içinden “Gideceğin yere kadar götüreyim istersen genç?” diyenler karşısında adımlarımı sıklaştırdım bazen ya da koştum eve kadar tık nefes. Sınavlar böyleydi demek ki!

Farklılığınızın kokusunu siz henüz kendiniz fark etmeden yüz metre öteden hisseden bu insanlarla defalarca karşılaştım. Çocukluğumu başıma bir şey gelmesin diye özel şoförlerle okula bırakılıp alınarak geçirmeme rağmen, aradaki boşluklarda başıma gelenlerden ailemin haberi hiç olmadı. Olamazdı da!

Üniversiteyi kazanıp ailemin yanından ayrıldıktan sonra, “Huzuru cemaat evlerinde buldum,” demek isterdim ama onun yerine şöyle oldu: Kaldığım bir cemaat evinde uyuyorum sanılıp yan ranzada birbirine dokunanları gördü gözlerim. Hayal kırıklığına uğradım. Bu yaratılıştan kendimi soyutlayamayacağımı ilk o zaman anladım. Çabalamaya devam da ettim ama… Oradan çıkıp başka bir cemaate katıldım. Cinsellikle uzaktan yakından ilgim olmamasına rağmen, ‘kız arkadaşım’ olduğuyla ilgili bir dedikodu yüzünden cemaat evleriyle alakalı maceram son buldu bir gün aniden.

İyi ki de son buldu. Cemaat evleri, içlerindeki temiz kalpli insanlardan daha çok, arkasında türlü türlü kirli işlerin döndüğü koca bir paravandır.

İlişiğimin kesilmesinden sonra çalışmaya, hayata karışmaya, hayatı öğrenmeye odaklandım. Kafamı kaldırıp bakınca aslında yalnız olmadığımı, benim gibi yüzlerce, binlerce insan olduğunu görmekte çok gecikmedim. Onların arasında da farklıydım aslında. Dini öğretilerle beslenmiştim bunca yıl… Ayrık otu gibi kalıplara karşı geliyordum. Biri olmalıydı hayatımda, sadece bir kişi diye diye; deneye yanıla, düşe kalka bir hayat.

Hayatımda biri olmalıydı… Babamın ya da ağabeylerimin aksine sadakat için çaba göstermeliydim. Nitekim birkaç başarısız deneyimden sonra on beş yıldan fazla süren bir ilişki yaşadım. Ailelerimizin bildiği, onayladığı, utanmadığı, savunduğu, yanımızda olduğu… Kol kırılır, yen içinde kalır demediği, kendime ve çevreme karşı dürüst bir hayat. Gizli değil, kıyıda köşede değil, tam merkezde. Çalıştığım şirketlerde bunun biliniyor olması da hiç problem olmadı. Problem olan yerlerde zaten çalışmadım. Ben eşcinseller arasında ayrımcılığa maruz kalmayı, mağdur psikolojisi yaşamayı kendime yakıştıramadım. Mağduriyetler yaşadım, itildim, kakıldım arada bir. Hatta kendi akrabalarımın evinden bile kovulduğum oldu tamam. Kendimi ifade ettim, maddi manevi çerçevelerimi ve sınırlarımı iyi çizdim. Kabul görüp görmemek değildi önemli olan, saygı görmekti. Her negatif hareketi kendi içimde hayatımı kolaylaştıracak birer savunmaya çevirdim.

Yaşadığım bu hayat; bir tercihin sonucu değil, çabanın sonucudur. Eğer benim olan bu hayatı yaşamak için bir tercih yapma şansım olsaydı, sizlerden birinin yaşadığı içinde “Evlilik, Çocuk…” bulunan risksiz bir hayatı yaşamak isterdim. Yasaklanması gereken ahlak bombardımanı gündüz kuşağı programları ışığında toplumsal normallerinizi tercih etmek isterdim belki. Bakıyor ve görüyorum ki, ahlak adı altında korkunç şeyler yaşanıyor toplumumuzda.

Bu çürümüşlüğün sebebi ben değilim. Biz eşcinseller değiliz. Kendi adıma konuşabilirim bu sayfada. Ben sizin bize biçtiğiniz ahlaksızlık kostümünü giymeyi reddediyorum. Ben bir eşcinselim, ayrımcılığa maruz kalmayı reddeden bir eşcinselim!

İnsan olarak doğdum, hiçbir canlıya bilerek isteyerek zarar vermeden insan olarak yaşıyorum… Yaşamaya devam edeceğim de insan olarak… Görülmenin, fark edilmenin, kabul edilmemenin, varlığımı tehdit ediyor oluşunuzun kimseye bir faydası olmayacak. Yolun sonunda bir insan olarak hayata gözlerimi kapatacağım. O güne kadar iyi, kötü, güzel, çirkin başıma gelenleri aşkla karşılayacağım!

Gökkuşağında bir renk olsaydım, beyaz olurdum. Hayatınızdaki olumsuzlukların sebebi olarak başkalarını değil, kendinizi görün. Bu bilinç hepimizi özgürleştirecek. Bir başkasının hayatını kısıtlamayan özgürlüklerimizle dolu bu dünyada hepimiz için yer var…

***Daha iyi bir hayat mümkün***

Sevgilerimle…

BEYAZ

YORUMLAR (1)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL