Köşe Yazıları

RABBENA, HEP BANA!

RABBENA, HEP BANA!
Gökkuşağı Köşesi Banner

Geldiğimiz yer çok önemli canım çekirge. Anneciğimin müşkülpesent, zor beğenen, içine içine konuşan tavrını; rahmetli babacığımın daha önce de bahsettiğim muzır tavrıyla birleştirip, kendi bünyemde harmanlayarak iğneleyici, yer yer kırıcı, hazırcevap bir kişilikle var olmuş iki kanadı eğri bir kuştum. Uçtum, uçuyorum sanırken yüz üstü düştüm.

Asya’ya göre sevgi emekti. Emeği altın tepside göstermediler ya bize de. Babacığım, bana ismini verdiği biricik dayısından almıştı bazı huylarını; anneciğim fırsatını bulsa bir kaşık suda boğabileceği mızmız halasından… Boşuna değildi yani kızın halaya, oğlanın dayıya çekeceği… Görselerdi farklısını, yapsalardı doğrusunu öğretirlerdi bize de belki daha iyisini…

“Niye hep böyle oluyor?” diye diye. Yer yer kırıp dökerek, dilimin kemiksiz tarafıyla yerli yersiz, kırbaçlaya kırbaçlaya etrafımızdakileri, nasıl da yalnız kaldım bilemezsiniz. Hoş, o zamanki aklımla iyi gidiyordu bu dokunulmazı oynadığım yalnızlık… Babam ben daha lisedeyken, çantama iliştirdiğim mesaj kaygılı rozetleri görünce arkadaşına: “Çantasında ‘kızlara ayıracak vaktim yok!’ yazıyor. Okuyup profesör olacak benim oğlum, ot gibi önüne bakarak yürüyor,” diyordu.

Bir sıçrayışta lise bitti, bir iki merhaba dışında ı-ıh arkadaşım kalmadı! Bir sıçrayışta üniversite bitti, birkaç güzellik dışında ı-ıh, pek iletişemedim, ilişemedim insanlarla! Üç sıçradım: Hayat vardı bu kez önümde “ı-ıh, ben, hayır, yapamam…” deyince o da: “Alırım seni ayağımın altına, çiğner tükürürüm, ezer, yok ederim, aptal seni ha!” deyiverdi.

Sonra sonra gördüm ki hep aynı yerde takılıyor ayaklarım, aynı sokaklarda kayboluyor, aynı yerden yanıyordu canım. Canım yandıkça haddimi de aşıyordum. Çantama doldurduklarım giderek ağırlaşıyordu. Heybem kişisel travmalarımla doluydu… Canımın acısından mı, kafamın allak bullak, delibozuk oluşundan mı bilmiyordum. Bu kafa karışıklığını halletmem gerekiyordu.

Bir sırrı ana hatlarıyla çözmüş, su yeşili gözlü, ateş saçlı bir dünya kızına danıştım önce. Kod adı Aylin’di. Bahsetmişti bana bir gün yeni yolculuğundan, hayatın sırrını anlamaya başladığından “Ne varsa öğrenmek gerek kuzum, öğrenmeye geldik öğrenmemiz gerekenleri… Bu dünyaya bir daha dönmek istemiyorsak, öğreneceğiz insanıkâmil olmayı. Tam da burada, şu anda, bu dünyada öğrenmeye çaba sarf etmeli…”

Işığını paylaştı benimle, kendi ışığıma sahip olayım diye. Kendi ışığıma, kendi ayaklarımla, kendime doğru yürüdüm. Size yolu gösterebilirim ama o yola çıkacak olan sizlersiniz benim de yaptığım gibi.

Su gibi geçen bir buçuk yıl… İnzivaya çekildim, inanır mısın aylarca çıkmadım demeyeceğim. Bir bilene danıştım. Bir beni dinleyip, kendime getirecek olana. Çantamdaki yükü hafifletecek olana. Hayat, ensemde boza pişiriyordu çünkü: “Öğrenme yolculuğun nasıl gidiyor çekirge?”

Biri de beni dinlesinmiş, anlattıklarıma biri de “Senin derdin dert midir, benim derdim yanında” demeyesiymiş… Kendimi attım bir danışan koltuğuna. Bir Cemre’ye anlattım derdimi. Su gibi aktım gitti. Kendimi, kendime anlattım sesli sesli. Aydınlandım iyi mi?

Kanatları eğri bir kuştum. Uçuyorum sandım düştüm. O cemre aldı bu kuşu, kapının önünde koyuverdi bir gün: “Haydi uç” dedi. Kanatlarım eğri filan değilmiş canım çekirge. Bunca yıl uçmaya gönlüm yokmuş benim… Kendimi dinledim… Dinlediklerime güldüm. Kahkahayı basınca “puf!” dert mert kalmadı çekirge.

Böyleyken böyle… Elimizdeki malzemelerle ne yapacağımız çok önemli.

Günün sonunda balkabağına da dönüşebiliriz. Zehirli elma da bittabi sulandırabilir ağzımızı. Pohpohlayıp bizi, çalmadılar mı peynirimizi? Güvendiğimiz dağlara yağmadı mı kar? Kaz gelecek diye kaç tavuk verdik kümesimizden? Yeterince kullandırmadık mı iyi niyetimizi? Hangimizin doğururken öldü emanet kazanı? Bire on verdi mi hiç bakmadığımız bağlar? Geçiniz efendim tüm uçuşlar iptal. Yere bassın ayaklarınız.

“Kara bahtım, kör talihim.” demeyi bırakalım da önce. Bunlar hep bizim başımıza geliyor. Reddediyoruz öğrenmeyi; erteliyoruz hesaplaşmayı… “Allah’a havale ettim. Helalleşelim.” diyoruz ya hep. İadeli taahhütlü geri geliyor bütün postalarımız. Yolumuz yordamımız aynı, uçan kuşun kanadının gölgesi hep aynı yere düşüyor çünkü. Ağzımızdan hayırlı bir söz çıkmazken nasıl güzelleştirebiliriz ki günümüzü?

Görelim günümüzü. Hızır gelmezden önce ulak gelecek gör bak. Hiçbir şey yapmadan açalım ellerimizi semaya: “Rabbena, hep bana!”

İnsan, kendi bacağından asılmaya gelmemiş midir dünyaya? Emek emek büyüttüğünüz ineğin kaçtığı dağ, yanıp kül oluyorsa durma artık daha. Aç kanatları. Kaç kaç! Anka gibi… Küllerinden doğamamış insan, cahilidir çünkü kendisinin.

__ Komşu komşu hu! Yatırımcı geldi mi?

__ Geldi.

__ Ne getirdi?

__ İncik boncuk.

__ Kime kime?

__ Sana bana.

__ Başka kime?

__ Kara kediye.

__ Kara kedi nerde?

__ Ağaca çıktı.

__ Ağaç nerde?

__ Balta kesti.

__ Balta nerde?

__ Suya düştü.

__ Su nerde?

__ İnek İçti.

__ İnek nerde?

__ Dağa kaçtı.

__ Dağ nerde?

__ Yandı bitti kül oldu…

Bir ihtimal daha var… O da ölmek mi dersin?

NAKHAR

YORUMLAR (4)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL