Köşe Yazıları

PENCERE

PENCERE
Gökkuşağı Köşesi Banner

Pencere kenarında seksen yaşındaydım. Karşı duvarda Nâzım, eli çenesinde; pencere kenarında ben, elim çenemde… Radyoda Klasik Türk Müziği, dizlerimde battaniye şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler mi? Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle mi? Ne ararsan var. Hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor, geçip gidiyor. Pencereden dışarıyı seyrediyorum. Elimi uzatsam dokunacağım çam ağacına, seslensem bir taksi çağıracağım karşı apartmanın altındaki taksi durağından. Taksi durağında goygoy, tavla muhabbeti. O dört car öyle mi oynanır Hurda Abi. Arabanın hurdası para eder de bu Hurşit beş para etmezmiş. Yaşlı demiyorlar, eski demiyorlar, dinozor demiyorlar da Hurda diyorlar boşuna mı? Ne doğru düzgün gözleri görüyor, ne kolu bacağı tutuyor. Ölmüş gömmemişler, kokmuş çürümüş hâlâ sıra bekliyor durakta. Ne zaman sırası gelse “Sıran geldi Hurda, sıra sende,” diyorlar da “Allah bunu çorbadan tutuyor Dünya’da allama! Unuttu bunu unuttu,” diye takılıp kızdırıyorlar Hurda’yı. Hurda da hiç ses etmiyor. Arada bir kızıyor öyle, yalandan. Ne dese gol pası oluyor. “Sıra bende,” diyor “Dünya’da adalet yok ki durakta olsun,” diyorlar. “Doksanlık hala ölürken de diyeydin sıra bende diye.” yapıştırıyorlar cevabı. Osmanlı tarihinde ilk ehliyeti Hurda almış diyollamış. Gevşeklere bak! Hurda İstanbul’u avcunun içi gibi bilir, Fatih İstanbul’u fethettikten sonra rehber diye bunu atamışmış. Florya’ya giderken Atatürk’ün denize girdiği zamanları hatırlarmışmış. Ayıptır büyüğe saygı da kalmadı hiç. O durakta hurda, ben pencere kenarında. Günler, geceler geçiyor. Geçiyor da otuz mumluk ampulün ışığında uykusuz, duvarda asılı resim gibi, pencere kenarında heykel gibi durup duruyorum öylece. Sabaha karşı içim hep bir coşuyor. Gün ışığı içime doluyor. Gözlerimi kısıp bakıyorum doğan güne. Bir umut, bir heyecan sarıyor ruhuma sabah serinliği. Ömrümü bu pencere kenarında geçirdim sanki. Kitap okuyorum, yemek yiyorum, yazıyorum, telefonla konuşuyorum; o zaman paralel dedin mi telefondur o. Dinleme dedin mi paralelden dinlenir telefon görüşmeleri. Çoklu konuşmalar o zaman başlamıştır. Paralel telefon açıldı mı anlarsın. Telefonun vavienidir paralel, bir farkla. Görüşmeyi kapatırsın ama birini açık bıraktın mı meşgul bağırır bir zaman sonra. Paralel olmayıp ne yapacaksın; arkadaşınla, sevgilinle koridordaki telefon masasının orada dikilip ya da pufidik sandalyeye çöküp saatlerce umuma açık nasıl konuşacaksın? Mahrem diye bir şey var değil mi ama! Mutfak karşında, annen yemek yapıyor; salon yanında, baban gazete okuyor. Bunun misafiri var, koridordan gelip geçeni var. Koridorda on altı yaşındasın, odanda, pencere kenarında seksen. Pencere kenarı güzel. Herkesin bir dünyası var. Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine. Karşı apartmanın otomatı yandı. Gün doğarken kalbimin merdivenleri aydınlandı da çıplak ayaklarıyla parmak uçlarında bir kız indi merdivenlerden, beyaz elbisesiyle. Apartmanın demir kapısının yanlış cevap otomatının sesi duyuldu. Demir kapı aralandı ve cilalı mermer basamaklardan bir kız indi, beyaz elbisesiyle. “Evvelce Hüdayı tanımış olmasaydı kalbim, vallâhi güzel sen benim Allahım olurdun,” söylüyordu Abdullah Yüce. Bir okul servisi yanaştı, binip gitti. Ne diyordu Ümit Yaşar Oğuzcan? “Seni alıp giden bu otobüs benim üzerimden geçer, hışımla.” Kimdi, neydi, nereden gelmişti, nereye gidiyordu, yine gelir miydi, ne zaman gelirdi? Okul servisine bindiğine göre okul bitince gelirdi değil mi? “Beklerim her gün bu sahillerde mahzûn böyle ben.” Alâeddin Yavaşça söylüyordu işte. “Gün batar kuşlar döner, dönmez bu yoldan beklenen.” “Ada sahillerinde bekliyorum,” söylüyordu Hamiyet Yüceses. “Bir tatlı dil, bir güleryüzü beklerim,” söylüyordu Neşet Ertaş. “Beklenen şarkı” söylüyordu Zeki Müren. Bahar gelmişti, bahar. Penceremin kenarında pencere önü çiçekleri açmıştı sanki. Bekliyordum. Bekleyecektim. Beklemeyip ne halt edeceksin? Bir kez daha görecektim hepsi bu. Hangi pencereyse o pencerenin önünü çiçekleyecektim. Akşama kadar dönüp durdum odamda. “Günüm gün olmaz seni görmeden gözlerim ayrılmaz pencerenden. Gözlerinin karasına bak kalbimin yarasına dertlerimin arasına karıştın sen komşu kızı” diyordu Erkin Koray. Kurşun kalemle sarıp sarıp dinledim komşu kızı şarkısını. Âhtı, neyin nesiydi bu böyle! Buydu mutat şarkısı aşkın.

Saat altıyı on geçiyordu. Aynı sabah ışığı gibi bir ışık vardı havada. Sokakta bir curcuna, iftar öncesi gibi bir koşturmaca. İş dönüşü, okul çıkışı trafiği. Okul servisi apartmanın önünde durdu. Servisin sürgülü otomatik kapısı açıldı. O’ydu biliyorum. İçeri girene kadar beklemeseydi görürdüm. Apartmanın ışıkları yandı. Asansör var mıydı bilmiyorum, ben merdivenleri çıktım onunla. Pencerelerde bir ışık, bir hareket bekledim. Sağ sırada mıydı, sol sırada mı penceresi? Ne güzel söylüyordu Mevlânâ, “Gönülden gönüle pencere var.” diye. Uzaktaki pencerenin perdesi açıldı. Pencere aralandı. Kat dört. Taksi durağının üstü değil, internet kafenin üstündeki sıra. “Bana bir kez gülmez misin komşu kızı, hiç karşılık vermez misin komşu kızı. Gönlüm senin, kalbim senin komşu kızı. Pencerenin arkasından, perdenin arasından…” Âh komşu kızı. Bir sesin var mıydı, nasıldı, neler söylerdi kimbilir. Artık biliyordun sana baktığımı. Pencerede gülümsüyordun. Ne oldu, nasıl oldu da geliverdi aklıma paralel telefon. Aşkın lisânı yoktu ya da işaret diliydi o. Telefonun beyaz ahizesini gösterip “bir dakika” ve “yaz” işaretiyle tek tek telefon numaramı yazdırdım. Aramasını bekleyecektim şimdi. Onca beklemenin yanında hayâl mi edebilirdim bunu. Arıyordu. Aramızda Alo mu vardı. “Deli misin sen?” sesiyle açtım telefonu. İşte ben de bunu merak ediyordum. Ne diyeceğini hiç merak etmedim. Merak ettiğim, bir sesin var mıydı, nasıldı. Yalnızca sesini duymak istedim. Her zaman yanan ışığın ve pencere kenarında durup durmamın hesabını da vermeliydim. Herkesin bir dünyası vardı işte. O telsiz telefonla pencerede, ben paralel. Esma’ymış adı. İngilizce öğretmeniymiş hem. Arkasından pencerenin kadrajına giren adam da babasıymış ve Trabzonluymuş. Babası olduğunu da, Trabzonlu olduğunu da telefon kapandıktan sonra öğrenebilmiştim. Çok yetenekliydim çünkü. Artık telefona ihtiyacım yoktu. Hurda Abi dâhil herkes söylüyordu. Herkes bağırıyordu. Pencerenin perdesini rüzgâr değil, çerçeveden uzanıp geri çekilen yedi altmış beş havalandırıyordu. Diğer kol uzanıp perdeyi, pencereyi kapat işareti yapıyordu. Taksi durağından el kol yapıp bağırıyorlar, “vurur” diyorlardı. Aşk vururdu. Yerim yurdum belliydi oysa neden pencereden pencereye vursun ki diyordum. Gelmiyordu. Duraktan Kutay apartman kapısını kolluyordu, çıkmaya kalkmasın diye. Kendi kendime sevmiştim, bir sesi de vardı üstelik. Bir ismi sonra. Esma… görmüştüm, sevmiştim, istemiştim. Yalnızca sesini duymaktı istediğim. Öyle sarılıp uyuma isteği gibi değildi ki. Elsiz, kolsuz, tebessümlerimizi görür bakardık öyle pencereden pencereye. Günler sonra bakkalda karşılaşmıştık da bir kokusu da vardı artık belleğimde.

Galatasaray-Leeds United maçı akşam Cine5’te. Esma’nın babası dekodersiz Esma yayınını kapatmış. Esma’yı siyah beyaz, blurlu görüyorum. “İnsan ne umar, ne blur.” Belki annesini görüyorum Esma diye. Bu dekoderi ancak niyet çözüyor. Renklendiriyor, bulutları dağıtıyor niyet. Bir dekoderimiz yok ki izleyelim maçımızı. Şurası Ali Sami Yen ama biz evde radyoya talim. Penceremin kenarında dinleyeceğim el mahkûm. Dün ortalık karıştı epey. Taraftarlar öldü. Yaralandı. Dükkânların camlarına bira şişeleri fırlattılar, yaktılar, yıktılar. Hep o bir grup taraftar yok mu! Maç nasıl geçecekti kimbilir?

Maçın başlamasına dakikalar kala penceremin kenarında taksi durağının üstündeki komşunun dışarı dönük televizyonu yeşillendi. Ben de ona yeşillendim tabii. Maç vardı, Cine5 vardı. Tül perde vardı. benim dekoder de tül perdeydi işte. Aklıma kardeşimin oyuncak mavi dürbünü geldi. Oyuncaktı ama dürbündü işte. Koşup oyuncak sepetinden dürbünü kaptığım gibi pencereye koştum. Basbayağı dürbündü işte, basbayağı maçtı, başlamak üzereydi. Televizyonun verevine kurulmuş, elinde birası maçın başlamasını bekliyordu komşu abi. Bir şekilde dikkatini çekmeli, perdeyi açtırmalıydım. Sen de Galatasaraylısın ben de, senin dekoderin var, benim yok deyip kapısını bile çalmayı düşündüm. Nasıl olurdu? Esma’ların karşı komşusuydu adam. Olmazdı. Çok riskliydi. Gözlerimi diktim penceresine fırsat kolluyordum. Dışarı doğru bakacak da perdeyi aç diyeceğim. Salak salak el kol yapıyorum göz ucuyla görür de dikkatini çekmeyi başarır, derdimi anlatırım. Hadi be abi izleyelim şu maçı. Derken yaptığım hareketler işe yaradı ve abi pencereye çıktı. Maç başlamak üzereydi. O beni anladı, ben onu. Açtı perdesini, kuruldum karşısına dürbünümle, televizyonu pencereye bile çevirdi. Ali Sami Yen’de izliyordum sanki. Bir buna bak, bir Esma’nın babasına. On üçüncü dakikada Hakan Şükür’ün golüyle öne geçtik. Komşu abi ve ben pencerede gol diye bağırıp sevinirken Esma’nın babası bana bakıyor el kol hareketleri yapıyordu. Nereye bakıyormuşum. Karşı pencereyi işaret ettim, üzerimdeki formayı gösterdim. Üzerinde forma, elinde dürbünle bir adam pencerede gol diye bağırıyorsa karşı pencerede ne oluyor olabilir ki? Hayatımı tehlikeye attığım o maç benim için en unutulmaz maçıdır Galatasaray’ın. Sonra komşuluk bitti. Kentsel dönüşüm oldu. Ne Esma kaldı, ne babası, ne pencereden pencereye seyredilebilen maçlar. Artık asansörlere bile dekoderinle biniyorsun. Dedim ya pencere kenarında yaş seksen.

Can ANAR

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL