Köşe Yazıları

NASILSIN?

NASILSIN?

Bugün bahçedeki begonyaları kokladım. Hafif bir esintiyle burnumu yalayıp geçen güzel kokuların, onlardan gelip gelmediğini test ettim. Değilmiş. Her zaman olduğu gibi yaseminlerden geliyormuş koku. Buna rağmen sırtımı dönmedim begonyalara. Pembe olanların yapraklarına dokundum. Beyaz olanlarınkilerine de dokundum. Arada renk dışında hiçbir fark yoktu benim için. Birkaç gün önce çadırı okulun avlusuna bağlayan merdivenlerden çıkarken yaseminlere doğru eğmiştim başımı. Gene kokuyu alabilmek için. Başımı kaldırdığımda, bir şairin bana baktığını gördüm. Sanırım bir şairin rastlamak istediği bir andı ki gülümsüyordu şair. Ben utandım neden utandıysam; yüzüme ciddi bir “fark etmemişlik” gerdim ve çıktım şairin görüş açısından. Sonra ne oldu bilmem. Kara gözlü; al dudaklı bir dilber/Eğilmiş yaseminleri koklar/beni bilmez; beni sevmez ama içimi dağlar… 😛 diye görüntüyü söze; sözü de sese dönüştürdüğünü hayal ettim. Lisede okuduğumuz bir şiirin dizelerindeki kara gözlü al dudaklı dilber olmayı kim istemez ki, hem:) Aynı şair, birkaç yıl önce, sözcükler bir kaosun ortasında “gelir” ve şairi “bulur” demişti oysa. Durum itibariyle, benim yarattığım görüntünün, bahsettiği kaos olmayacağını düşünebilirdim. Ya da en azından kara gözlü; al dudaklı olmanın ve yasemin koklamanın bir “dlber” olmaya yetmeyeceğini.-ki zaten günümüz dilberlerini de artık şairler tanımlamıyor. Ve tabi hiçbir dilber bir şiirin teması da olamıyor. (Dilberi, dlber yazmamdan belli:)) 

Görsel: Ayşe UMUT

Dün hem yağmura hem de O’na yakalandım. Gözleri sürmeli olana. Keşke şair olaydım dedim. Bir saçağın altında, gene sigara tüttürürken, her yağmur yağdığında birbirimize, “Ne güzel yağıyor, değil mi?” sorusunu sorduğumuzu anımsadım. Dün yağmur güzel yağmıyordu. “Yakalanmış” olduğum için belki de güzel yağmıyordu. İkimiz de az konuşan ve yazı yazan insanlardık. Yağmuru paylaşmayı sevdiğimiz gibi, aslında çoktan tamamlanmış öykülerimizi -yetişkinlerin unuttuğu sonsuzlukta bir umutla- birbirimize tamamlatmayı severdik. Benim hızla atan kalbimin ritminde yan yana yürürken, geçip gittiğimiz sokaklarda gördüklerimizle ilgili hiç konuşmazken, yazdığımız bir yazıda, çok tanıdık bir adama, kadına, çocuğa, köpeğe, kediye, ağaca, çiçeğe, masaya, sandalyeye ve “her şeye” rastlar, “İşte, bu halini seviyorum senin,” derdik birbirimize. Gerçekten bilmediğimiz her şeye bu kadar ilgiliyken, biz birbirimize ne kadar da ilgisizdik. Sevdiğimizi söylediğimiz hal, bu hal miydi?

Dün hem yağmura hem de O’na yakalandım ben. Sordum: “Sevdiğimizi söylediğimiz hal, hangi haldi? Dün- şimdi utansam da söylemekten- bizim için eski ve klişelerle yüklü de olsa bir şiir yazmak istedim. Olmadı ve ben yalnızca “Nasılsın?”, diyebildim. Benim hızla atan kalbim gene bize engeldi. Dün.. dün hiç büyüyemeyeceğini “yeni” öğrenen ıslak bir civciv gibi hisset-tim. Çocuklara oyuncak niyetine alınan ömrü kısacık bir civciv; balkonda üstü açık bir kutunun içinde “unutulmuş” sırılsıklam hasta bir civciv.

Ayşe UMUT 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL