Gökkuşağı Köşesi

“Lilith & Hypatia”

“Lilith & Hypatia”

Selamlar efendim,

Ben MürtedAdem‘in belinden düşme Lilith’in karnında çıkma, kimliklerini reddeden, tercihlerini yapmayan ve yönelimlerine yönelmemiş; sadece düşünceleriyle var olmuş bir insanım.

Yağmurlu bir Noel günü düştüm dünya denen cehalet kuyusuna. İşittiğime göre ben doğduğumda üç tane nar düşmüş gökten zemine. Biri dergâhta zikir tutan hocanın kucağına, biri çıkarı için bilgiyi saptıran akademisyenin üniversitedeki masasına ve birisi de tövbe için yağmur altında yalvaran masum bir orospunun avuçlarına. Deccal; dünyaya üç kez gelip, her gelişinde yedi yıl hüküm sürecek demişti bir büyüğüm. Hepimiz, kendi alemimize Deccal oluyoruz aslında.

Benim birinci dönemim bir hocanın kucağında Lilith’le geçti. Fakir denebilecek bir eve doğdum ben. Sterotipik aile problemlerinin ve klişe aşk hikâyesinin içine. Âdem ve Lilith sevmişler birbirlerini ama göklerden gelen ses istememiş birlikteliklerini. Leyla, Hürrem, Juliet ve Züleyha’nın hikâyesinde olduğu gibi Lilith kazanmış bu savaşı, kavuşmuşlar birbirlerine.

Aşk kavramını babamdan, sadakat kavramını annemden öğrendim ben. İkisi de hayat şartları gereği ilkokula kadar okuyabilmiş, iyi de olmuş böyle olması. Zihinlerinde yanan özgür düşünce ateşi, köhneleşmiş kurallar ile söndürülmemiş böylece.

Bizim evimiz diğer evlerden fazlasıyla farklıydı, hele de bulundukları sosyoekonomik konum göz önüne alındığında. Başka evde babalar sevmez, sevse de söyleyemezler. Babam ise evdeki herkese bol keseden dağıtırdı sevgisini. ‘Annesiz kalmasının verdiği yaradan mı yoksa sevgi dolu olmasından mı?’ bilinmez… Onu da terapistler araştırsın bulsun bir zahmet. Anneme gelince; vay efendim okumamış, vay efendim babasız büyümüş, deyince silik bir karakter canlanmasın sakın zihninizde. Aksine devlet gibi kadın derler ya, o kadar güçlüydü bizim sultan. Karakterimdeki pozitif ne kadar özellik varsa çoğunluğu onun eseridir. Haksızlığa karşı kavga etmek, onun karakteriydi mesela. Öyle ki şu an gençlerimiz sokakta el ele tutuşmazken, tutuşsa bile birileri buna tahammül edemezken; bizimkiler el alem ne der diye düşünmeden öpüşebilirmiş o yıllarda.

Toplumun tesettürlü kadın algısını yahut tepeden inme Cumhuriyet Kadını portrelerini annem bir kapta eritmiş ve kendi karakterinde birleştirip bir mücevher yapmıştı. Hem çok herkestendi hem de bir o kadar başka, değişik, marjinal. Bir tane kural dışında, bizim evimizde kural yoktu. Dileyen dilediğini, başkasına zarar vermediği müddetçe, yapardı. Tek kural “Yalan söylenmeyeceğiydi! Çünkü yalan, bir kristal gibi kırılgan olan insan güvenini yok eder ve çoğunlukla tamir edilemezdir. Kişi güvenildiği kadar saygı görür; saygı gördüğü müddetçe de karakteri sağlam gelişir.” Buydu bizim yuvamızdaki kural. Sözleri süslesem de nasıl ki tanrı sadece kendisine şirk konulmasını affetmez, bizim evde de yalanın affı yoktu.

Hiç unutmam küçük bir yalan söylediğim için annem benimle (daha altı yaşında bir çocuktum) aylarca konuşmadı. O yaştaki bir çocuk olan bana küsüp konuşmaması, belki gaddarcaydı ama eminim yalan söylemeye şöyle bir meyletmiş olmam, onun canını benimkinden daha fazla yakmıştı.

Büyüdükçe tanıştım asıl dünyayla, şimdilerde adı ortalarda sıkça anılan bir dergâhta eğitim aldım. Doğa bilimlerinden önce, ilimle tanıştım. Hem savaştım hem seviştim öğrendiklerimle, öğretenlerle ve sonuçlarıyla. Sokakla da tanıştım o dönem. Sokakta bana deli derlerdi. Sebebi onları küçükken elimle, büyüdükçe dilimle taşlamamdır. Haklılar sonuçta; akıllı adamın/çocuğun yapacağı iş değildi taşlamak kör şeytanları. Kavgalarımın sebebi ibne demeleri falan değildi, aklınıza hemen o gelmesin. Ben taklitler yapar, kendi kendime konuşurdum. Onlar sataşır, ben vururdum.

Bunlara rağmen çok severim çocukluğumdaki oyunları, kuran kurslarını, babamla evdeki aletleri bozup bozup yeniden yapmasını ve daha nicesini…

Yani halk arasındaki dedikodulara kulak asmayın. Çocukluğumu kimse çalmadı benden. En azından bir insan çalmadı. Ömrümün birinci dönemi biterken yedi yaşındaki bir çocukluk arkadaşım gözlerimin önünde öldü benim. Bir namaz çıkışıydı, dua ettiğimiz tanrı onu korumadı. Acı nedir ilk orada öğrendim ben. Çocukların sadece kafası kanamazmış, ölebilirlermiş de aynı zamanda. Kucağına düşen narı bitirmeye yaklaşmıştı hoca.

Ardından okula başladım. Orada da ailem ve çevrem konusunda olduğu gibi çok şanslıydım. Belki de o dönemin en kaliteli, en yüksek nitelikleri kendisinde toplayan bir insan bana öğretti dilimizi. Artık düşüncelerim zihnimde değildi… Kâğıtta, tahtada en önemlisi kitaplardaydı. Ben de Lilith’in elmaya saldırması gibi saldırdım bilgiye. Okuldaki sosyal ortam da harikaydı. Çeşit çeşit insan, yepyeni tablolar vardı benim için. Fakat zamanla öğretmen cübbesi giymiş cahil bir soytarı yüzünden sevmemeye başladım okulu. Sınıfın ortasında, tanrı hükmünü uzun tutsun, II. Elizabeth gibi İngilizce konuşurken o soytarından geldi bana cehaletin ilk oku. “İbne gibi niye kırıtarak konuşuyorsun?” O gün hayatımdaki Lilith ve Hypatia mızraklarıyla parçaladı o herifi. Onlar sayesinde men edildi mesleğinden. Ben o gün tanıştım farklı olmanın zorluğuyla, akran zorbalığıyla da değil bir yetişkinin gaddarlığıyla. Beni taciz etse fiziken, size de malzeme çıkardı benim neden böyle olduğumu bulmaya… Keşke öyle yapsaydı da zihnime saldırmasaydı diye düşündüğüm az olmadı.

Büyüdüm ve büyüdükçe kirlendi dünya. Akademisyenin masasında nar dağıldı dört yana. Kerhanenin balkonuysa lisemin soyunma odasıymış meğer. Kimisinin lanet kimisinin günah, yanlış, iğrençlik, tercih, yönelim, biçim vb. saçmaladıkları şeyle, aşkla, kendi cinsime aşkla lisede tanıştım. Hem de bir kadının teninin kokusuyla yıkandığım zamanlarda. Aşk, ne korkunç bir hastalık değil mi? Beni bir virüs gibi sardı, parçaladı ve yeniden inşa etmem için bir umut verdi. O duyguya, dudaklarım onun dudaklarına değdiği ilk andan itibaren ben, sizin için eşcinseldim. Benim içinse ben yeni bir bendim. Çok farklı değildim, sadece şiirleri anlama yetisi kazanmıştım.

Son düşen nar, korkak bir orospunun eline düşmüştü ve ne yazık ki sokakta görüp aşağıladığınız orospular kadar da cesur değildi. Dürüst? Hiç değildi. Her ilk aşk gibi canımı yaktı. Gerçek acıyla tanışana kadar, onun bana yaşattığını acı sanıyordum. Bu yaşananların akabinde bana sadece dürüstlüğü öğreten ailemle; hem acımı, hem de onlardan +1 kadar farklı olan dünyamı onlarla paylaşmalıydım.

Paylaştığımda ne dramatik töreler vardı, ne reddetmeler. Tek duygu vardı bunu konuştuğumuz masada… Kırgınlık. Onlara beş koca yıl boyunca yalan söylemiştim aslında! Yalan söylememiştim de gerçeği paylaşmamıştım. Halbuki biz ailece her şeyi paylaşırdık. Babamın Kordon’da yürürken ettiği tek cümle her şeyin özetiydi aslında: “Ben, sen ne olursan ol, seni severim. Ne yaparsan yap arkandayım. Benim öfkem hislerine değil. Gözüme baka baka yalan söylemen.” Bana tokat atsa, canım daha az yanardı inanın. Meşakkatli bir süreç de olsa güvenini tekrar kazanabildim babamın.

Üzgünüm, ailem üzerinden alışılmış bir dram veremedim sizlere! Hayatımda kendimi güçsüz ve yalnız bir defa hissettim. O da akıl hastanesine yatırıldığım ilk gündü. Odada tektim ve sadece kendimleydim. Aslında kuru kalabalığın uğultusu ne kıymetliymiş orada anladım. Ancak yaşadığım hastalıktan en başta ailem, ardından tüm sevdiklerimin desteğiyle kurtuldum. Çevrenizdeki insanlara gerçekten dürüst olursanız ve onlar da kalbi aydınlık insanlarsa arkanızda koca bir ordu bulmanız kaçınılmaz.

Hekate nasıl ki 3 surette ömür yaşar… Ben bekaret suretimi işte bu kısa özetle sizlere anlattım. Şu an hayatın nasıl derseniz; seven, sevilen, üreten ama en çok sorgulayan biçimde devam etmekte.

Umarım sürekli acıklı hikâyelerin yazıldığı coğrafyamızda bir gün benim hikayem umutsuzlara umut olur. Sizlere travmalar, acılar ve yaralar vermiyorum. Sizlere; aşkla başlayan bir hayat, eğlence ve ideallerle sürmüş bir çeyrek yüz yıl sunuyorum. Umarım beğenirsiniz…

İnsanlara alan açtığı için de Etken Medya’ya teşekkür ederim. Bir gün hepimiz öleceğiz ve cesetlerimiz yok olacak. Bizi tanıyanlar da öldüğünde hiç var olmamış gibi olacağız. Bunu hatırlatıp sevdiğim bir replikle bitirmek istiyorum:

“Ama en çok şunu anlamanı umuyorum: seni tanımasam bile ve seninle hiç karşılaşmasak, birlikte gülmesek, ağlamasak, seni öpmesem bile… Seni seviyorum, seni tüm kalbimle seviyorum.”

Sevginin ve düşüncelerin sansürsüz olduğu bir dünya dileğiyle…

MÜRTED 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL