Köşe Yazıları

LAMBADA TİTREYEN ALEV ÜŞÜR MÜ?

LAMBADA TİTREYEN ALEV ÜŞÜR MÜ?
Gökkuşağı Köşesi Banner

Bin dokuz yüz ellili yılların ortaları… Sıcak bir yaz gecesi, Kahramanmaraş’ın Ekinözü ilçesinde nişan töreni yapılan bahçeli bir evin kapısını aralayarak hep birlikte misafir olalım…

Kalabalığın içinde, o yıllarda adı henüz duyulmamış, kasabada haftalık çıkartılan gazetede kendisine ayrılan köşede şiir, deneme ve hikâyelerini yazan genç bir şair de vardır. Nişan eğlencesi coşkuyla devam etmektedir. Bu esnada genç şairimizin gözü, sarı saçları çemberinden aşağıya güneş ışınları gibi sarkan bir genç kızı süzmekteydi. Üzerine çevrili bu kaçamak bakışları fark eden genç kız da ondan etkilenmişti. Bu bakışlara duyarsız olmadığını belli eden mahcup bakışlar gönderiyordu ara ara şairimize. Gözlerden yüreğe kurulan bu gönül köprüsünde duygular tüm güzelliğiyle gel-git halindedir. Ama ne var ki bir türlü konuşma fırsatı yakalayamazlar. Herkesin birbirini yakından tanıdığı o kasabada bir kız ile erkeğin bir araya gelip konuşması da pek mümkün gözükmemektedir. Nişan biter, kalabalık dağılır ve herkes evinin yolunu tutar.

Birkaç gün sonra sabahın erken saatlerinde evinden ayrılan şair, gazetenin basıldığı matbaaya doğru yola koyulur. Bir yandan da cebinden çıkardığı kâğıtları gözden geçirmekte, köşesinde yayımlayacağı yazının son kontrollerini yapmaktadır. Matbaaya vardığında işçilerden biri seslenir:

“Mektubun var…”

Bir köşeye çekilen şair, mektubu özenle açar ve okumaya başlar. Yüzünde beliren tebessümden belli olur ki mektup nişanda gördüğü genç kızdan gelmektedir. Gün boyu yüzünde tebessüm, kalbinde aşkla kasabanın içinde dolaşan şairimiz aynı zamanda derin düşüncelere de dalmıştır.

“Kız evidir, mektup göndermek olmaz! Cevabı nasıl vereceğim?”

Kendince çözümü bulmuştur ama bir sorun daha vardır ki bu çözümü kıza nasıl ve nerede söyleyeceğim? Kafasında onlarca soru işaretiyle günlerini geçiren şairimizin imdadına yine genç kız yetişir ve bir bahaneyle şairimizin çalıştığı gazeteyi ziyaret eder. Utana sıkıla, insanlara pek belli etmeden konuşur, hasret giderirler. Onu gönderirken mektuplara nasıl cevap vereceğini de fısıldar genç kızın kulağına:

“Bundan sonra mektuplarına cevabı gazetedeki köşe yazılarımda vereceğim. Orada yazılan her söz, her şiir, her yazı sana cevap niteliğindedir, bilesin!”

Aşk artık kelimelerle mektuplara nakış nakış işlenmekte, birbirini seven insanlar arasında sımsıkı bir bağ kurmaktadır. Bu hal belli bir zaman devam ettikten sonra artık aralarında evlilik konuşulmaya başlar. Ailelere durum bildirilecek, iş resmiyete dökülecektir. Şairimiz, evvela annesiyle konuşur, kızdan bahseder ve evlenmek istediğini, babasına iletmesini söyler. Annesi gereğini yerine getirir ve aile meclisinde evlilik konusu gündeme gelir. Ama ne var ki baba:

“O aile bize göre değil, örfümüz farklı, düşüncemiz farklı, düzenimiz farklı, bu iş kesinlikle olamaz!“ diyerek son noktayı koyar.

Genç kız aslında o memleketli değildi, babasının görevi gereği birkaç yıllığına ailesiyle birlikte orada ikamet ediyordu. Kız tarafında da durum farklı değildir. Benzer cevaplar verilir ve aşk bir kere daha törelerin açtığı çukura canlı canlı gömülmek üzeredir. Kararlar bildirilmek üzere şairimiz ve genç kız buluşurlar. İkisinin de yüzleri solgun, kalpleri kanamaktadır. Yaşaran iki çift göz birbirini seyreder bir müddet ve şairimiz son sözlerini söyler:

“Ailelerimizin onayı olmadan birleşmemiz mümkün değil, onların önüne geçemeyiz. Her ne kadar aşk içimizi yaksa da evlenmemiz olanaksız. Unutalım birbirimizi, unutalım, unuta…“

Kelimeler boğazına düğümlenir genç şairin. Kız ise hiçbir şey söyleyemez ve gözyaşları içinde son kez birbirlerine sarılarak ayrılırlar… Birkaç gün sonra genç kız bir mektup daha yazar şairimize ve şöyle der:

“Unut diyorsun da ben nasıl unutayım? Söyle yiğidim, bunun bir ilacı var mı? Unutmak öyle kolay mı?“

Hikâyemizde genç şair olarak bahsettiğimiz kişi, yaş aldıkça ünlü bir şair olarak tanıyacağımız Türk Şiiri’nin önemli ustalarından Abdürrahim Karakoç’tur ve Musa Eroğlu tarafından bestelenen, başta Selda Bağcan olmak üzere nice sanatçı tarafından seslendirilen bu unutulmaz dizeleriyle cevap verir sevdiğine gazetedeki köşesinden:

“Unutmak kolay mı?” deme

Unutursun Mihriban’ım

Oğlun, kızın olsun hele

Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep

Meyve dalında kalmaz hep

Unutturur birçok sebep

Unutursun Mihriban’ım

Düzen böyle bu gemide

Eskiler yiter yenide

Beni değil, sen seni de

Unutursun Mihriban’ım.

Aradan geçen zaman diliminde kızın babası görev süresini tamamlamış şehirden ayrılmışlardır. Günün birinde bir arkadaşı Karakoç’u ziyarete gelir ve ona, sevdiği kadının şehre geldiğini, onunla yolda karşılaşıp sohbet ettiğini ve evlenmiş olduğunu söyler.

Dostunun yanında halini pek belli etmese de içinde küllenmeye yüz tutmuş yangın çoktan alevlenmeye başlamıştır bile. O gece odasına kapanır ve gaz lambasının ışığı altında onu en çok tanıtan şiirini yazıp gönderir ‘onun da okuyacağını bildiği’ gazeteye:

MİHRİBAN

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban!

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban!

Yâr deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lâmba da titreyen alev üşüyor

Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban!

Önce naz sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor Mihriban!

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut çizilmiyor Mihriban!

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım kara bahtın tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban!

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi, gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor Mihriban!

Abdürrahim Karakoç

Her şiirin içinde onun kalbi niteliğinde atan mutlak bir cümlesi, satırı, kelimesi vardır. Yıllar sonra Musa Eroğlu tarafından sözleriyle örtüşen güzellikte bestelenen bu şiirin kalbi cümlesi hiç şüphesizdir ki “ lamba da titreyen alev üşüyor ” kelamıdır. O devasa anlama nasıl eriştiğini, lambada titreyen alevin hangi hal üzere üşüdüğünü ve Mihriban’a dairleri kendisiyle Platform dergisinin yaptığı bir söyleşide şöyle anlatıyor Abdürrahim Karakoç:

“Bazıları gerçek mi? diye soruyor. Evet, gençliğimde yaşadığım, unuturum dediğim ama hiçbir zaman unutamadığım saf, tertemiz duygularla yaşanan aynı güzellikte son bulan bir aşktı. O zaman elektrik yoktu, gaz lambası altında yazıyordum. Bir gece vakti bu şiiri yazmak için masama oturduğumda lambadaki alevin titremeye başladığını gördüm. O halden çıkan bir cümledir bu. Adı Mihriban değildi, Mihriban sembol bir isimdir benim taktığım. Adını deşifre etmek yakışmaz bana. Benimle birlikte mezara gelecek…”

Bizlere Mihriban ve onlarca şiirini emanet bırakıp 2012 yılının Nisan ayında ebediyete uğurladığımız kıymetli şairimizi saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyoruz…

Mehmet Ali GÜNEŞ

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL