Gündem Köşe Yazıları

KOR!

KOR!
Gökkuşağı Köşesi Banner

Bir mini sobanın başında toplanmışız… İçinde kendinden de minik kora dönmüş kömürler… Dedim ki: “Eskiden böyleydik işte. Soba bir arada tutardı bizleri. Sonra çekildi zaten herkes odasına, yanınca kalorifer petekleri.” Ah Ayşe Hanımcım* nasıl da biliyor neyi seveceğimi. Altı üstü bir teneke parçasının elimden tutup hızla uzaklara götüreceğini mesela?

Otantizm hastasıyım ben… Nostaljik şeyleri severim. Hem yenilikçi, hem eskiye aşık olmak da bir tuhaf doğrusu. Ama vazgeçemediklerimiz var işte şu hayatta. Aslında, eski dediğimiz şey/nesnenin içinde ESKİ’lerimiz olduğu içindir belki de vazgeçemeyişimiz. Her insanın bir eskisi vardır mutlaka. Eskimeyen eskisi… Anı’sı… Ana’sı… Baba’sı… Ve yavrusu da elbette!

Günlerdir içim bir tuhaf… Enkaz altında nefessiz kaldım yine başkasının acısıyla. Başkası desem de acı hepimizin ortak acısı. Suç ise hepimizde! Neye üzüleyim ben şimdi? Gencecik bir kadının katline mi? Ailesinin yüreğine düşen kora mı? Vahşileşen insan canlısına mı? Yoksa, hayat denen ve bazıları için acımasızlaşan kavramın gidişatına mı? Sahi hayatın ne suçu var ki? Bu hale getiren biz insanlarken?! Kelimeler dar ve yetersiz… Üzülmeyi tercih etmeliyim sanırım sessizce!

Ne demiştim? Soba… Mini soba… Mini kömür sobası. Ayşe Hanımın sobası!…

İçimizi çok dökesimizin olduğu günlerdeyiz. Her birimiz, bir diğerinin içine… Bu da çok acımasızca değil mi yaa? Fakat, öyle benzer ki şikayetlerimiz, bu yüzden aynı konuyu farklı kelimelerle konuşuyoruz saatlerce. Sonra seviniyoruz da aynı düşündüğümüz için. Ve sonra sevindiğimiz yerden birbirimizi seviyoruz: Cem**, Ben ve Ayşe***…

“Savunmasızmış, O’nu seçmiş!” 

Nasıl kıyar bir insan insana? Hatta hiç tanımadığı da birine? “Savunmasızdı,” bu nasıl bir kelime? Hele o görüntüler. Aklıma tüküreyim ki izlemeye çalıştım bir de. Yok, yok olmuyor… Yazmayacağım bu konu hakkında. Anlatamam da zaten üç beş kelimeyle.

Sahi, çıtır çıtır yanan soba görünce üzerinde ne hayal ediyorsunuz? Kestane mi? Mantar mı? Ekmek mi yoksa? Yoksa benim gibi mandalina kabuğu mu? O kabukların kokusunda bir şey var yahu. Turunç kokusu… Ezber de bozan bir koku değil midir turunç? Kadın kokusu, Anne kokusu… Sahi, turunç gibi de kokmaz mı kadınlar? Hayat veren bir kokudur ya hani? Kadınlar/Analar vermez mi hayatı?

Kadın/Anne

Anne olma hayali öldürülerek elinden alınan kadınlar var bir de. Vardı! Onlar artık yok… Ahh, ne acı! Kocaman bir KOR’casına…

***     ***     ***

Ateşi hep kor kalmalı bu acıların, hiç sönmemeli! Vursak ya hepimiz aynı anda ayağımızı yere… Sahi, oynar mı yer yerinden?

Oynar tabii!

Vursak mı?

Vuralım!

İyi de ne zaman?

İş işten geçince!

Geçti mi?

Geçmez… Geçmeyecek… İlk değildi, son da olmayacak. Hem vuramayacağız da zaten ayağımızı yere! Anca laf… Anca klavye gürültüsü. Neyse…

Soba çıtır çıtır yanıyor. Nasıl yanmasın ki, içimi döktüm ona sessizce! İçim, içimiz, hepimizin içi. “Hepimiz birimiz, birimiz hep….” yok canım, bu da kocaman bir hikaye. Fark ettim, susuyorum…

Yine de, ütopya belki ama “Kadına şiddete hayır demek zorunda bırakılmayacağımız bir hayat diliyorum.”

Ve: #KadınaŞiddeteHayır

Gülcan PANDORA

* Ayşe Hanım (Cebecizade)

** Cem (bizim Cem) 

*** Ayşe (Umut)

 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL