Köşe Yazıları

KEMAL BEY: ARINMA/SEVİNÇ

KEMAL BEY: ARINMA/SEVİNÇ
Gökkuşağı Köşesi Banner

Başını yastıktan kaldırıp saate baktı, sonra yeniden kapadı gözlerini. Uçucu bir hali vardı sabahın; hani gözler kapandı mıydı yeniden karanlık çökecek; uykunun içinde önce yalpalayacak ve sonra teslim edecekti bilincini. Belki ertesi gün anımsamaya zorlasa da kendini anımsayamayacağı yüzler, sesler, objeler ve gölgeler üşüşecekti bilinçten geriye kalan o boşluğa. Gerçekliğini yitirmesin diye sabah, uyandırdı bilincini. Önce sol ayağını salladı yataktan aşağı, üzerinde bastı ve sağlamasına yarım daire çizen bacağını taşıyan sağ ayağını da yerleştirdi gerçekliğin yüzeyine. Halıya temasla birlikte, ilerlemeye başladı banyoya doğru; önce sağ ayak; üstünde sağ bacak; sonra sol ayak; üstünde sol bacak. Kollarını hissetmeden girdi banyoya. Havlusunu duşa kabinin üstüne fırlattı; küvetin içine girdi. Suyu açtı. Isınmasını beklemedi. Bedenim dediği varlığı şimdi arınmaya bırakılmıştı.

Akşamı düşündü. Karanlığı düşündü. Arınmanın verdiği nazlı sevinci ürkütmemeye çalışarak gülümsedi, gülemedi. Kısacık bir an, her şeye yeniden başladığını müjdeliyordu O’na. Duş anı değişim hissini verir “herkese” diye geçirdi içinden. Uzun sürmüş mutsuzluğunu bir “an” nasıl da değiştirebilirdi. Sevinçle mutluluğun ayrımını yapan, birinin “an” olmasıydı-sevincin yani.

Duştan çıktı. Bir önceki gün giydiği eteği gördü odasına döndüğünde; koşu bandının üzerine atılmıştı. Hayır, koşu bandının üzerine onu O atmıştı. Atılmış? Bilinç yokken? Belki. Dolabı açtı bir tişört çıkardı; üstüne geçirdi. Mavi. Kotlarına baktı; birini çekti aldı. Mavi. Küpelerinin bıraktığı yerde olduğunu biliyordu. Saate yeniden bakarken ve bir yandan da neden hep aynı küpeyi takıyorum düşüncesinin içinden geçerken, onlar da yerlerine yerleştiler, onlar en sevdiği küpeleriydiler. İmitasyon olmalarına rağmen. Mutfağa girmeden salona uğradı, balkon kapısını kontrol etti yağmur yağarsa ben yokken diye. Mutfağa geçti ve dolaptan o gün için hazırladığı öğle yemeğini aldı. Taze fasulye, iki dilim kepekli ekmek-biri kahvaltı için- ve iki elma. Dün benzer elmalardan birini dişlerken, ne kadar uzun zamandır böyle sulu, böyle tadı damağına uygun bir elma yemediğini düşünüyor ve doğru bir alışveriş yaptığına seviniyordu. Küçük bir sevinç anı daha varmış meğer “dünde”.

Koridordaki aynanın önüne geçti; makyaj çantasından çıkardığı pudrayla yüzünü “kabul edilebilir” bir yüz haline soktu. Rimel sürdü; dudaklarına da “cherry” parlatıcı. Biraz da allık. Allaşan yanakları da pek güzel olmuştu sanki. Çantasını aldı. Rahatlığın sembolü sandaletlerini geçirdi sağlı sollu ayağına.. “Birini giymesem mi?” dedi, gene gülümsedi kendine.

Merdivenlerden beş kat aşağı zıplar adımlarla iniverdi. Saniyelik bir bakış attı son kattaki boy aynasına. Tamamdır, dedi ve çıktı apartmandan.

Mavi tişörtlü, mavi kotlu, at kuyruklu bir kadın caddede yürümeye koyuldu böylece. Henüz kalabalık olmayan caddenin birkaç metre aşağısına ulaşmadan minibüs geldi. Bu yıl hayatında ilk defa güneş gözlüğü ile karışmıştı insanların arasına. Henüz güneş yeni doğuyordu oysa. Güneşten mi insanlardan mı korunmalıydı? Bilemedi hangisinden kaçışla saklanmıştı siyah camların ardına.

“Birini giymeseydim ne olurdu ayakkabıların?,” diye sordu yeniden kendine. Ayak kabı: Kap. Gülümsedi siyah camların ardından gözleri. Durağa geldiğinde Kemal Bey yine orada yoktu. Ne zamandır yoktu Kemal Bey?

“Aklım başında değil ki sebebini bilmiyorum. Bize nazar değdi inan adım gibi biliyorum..” Bu şarkıyı ne zaman duysa Kemal Bey’i hatırlardı. Kemal Bey, yeşil gözleri-bir zamanlar çok can yakmıştır dediği- yorgun yüzü; uzamış sakalına ve çift küpesine tezat taşımakta kararlı olduğu kravat ile her sabah caddede onunla minibüs bekleyen adamdı. Adını O koymuştu. Kravatsız bir Kemal Bey düşünemezdi; kravatlı o adamı da Kemal adı olmaksızın düşünememişti. Minibüs beklerken-sabahın o kör saatinde- hep o şarkıyı mırıldanırdı Kemal Bey: “Aklım başımda değil ki sebebini bilmiyorum. Bize nazar değdi inan adım gibi biliyorum.” Yoksa “sebebini biliyorum?” mu diyordu şarkıda. Her ne olursa olsun, emindi, Kemal Bey, “Sebebini bilmiyorum,” diyordu. Bilmiyormuş demek neden ayrıldıklarını, yazık. Bazı şarkılar vardır, söylediğinizi fark etmeden söylersiniz; aynen bir tekerleme gibi dilinizde yuvarlanır durur. Dilinizde dönüp duran bu sözleri ilk duyanlar tekerleme tadını almazlar asla. “Demek ki çok sevdiği bir şarkı bu”, derler. Biraz da içlenip “ah” çekiyorsanız şarkının peşi sıra, “Anısı var belli ki,” de derler. Kemal Bey’den bu şarkıyı ilk duyduğu zaman, O da belli ki anısı var bu şarkının diye düşünmüştü. Yan yana beklerken minibüsü, duymamış gibi yapardı hep Kemal Bey’i. Rahatı bozulmasın, utanmasın hani “çıkıverdiyse ağzından” birden bire şarkının ilk dizeleri diye sağırı oynardı. O da aynını zaman zaman yapmıyor muydu sanki? Onun şarkısı da “Başka türlü bir şey benim istediğim,”di. Gerisini şimdi sorsanız -ne zaman sorarsanız sorun- getiremezdi ama olsun o O’nun şarkısıydı.

Bilinçaltı diyordu kendisinin “başka türlüsüne” O. Kemal Bey’inki neydi acaba? Artık Kemal Bey olmadığına göre bu sorunun yanıtı da asla olmayacaktı. İlk göremediği sabah O’nu, ya ben erken çıktım evden ya da O geç kaldı demişti. Sonraki günlerde karşılaşamadığında ise, başına bir şey mi geldi acaba diye “hafiften” kaygılanmıştı. Şimdi ise alışmıştım, evet alışmıştı. Ne güzel yan yana duruyorlardı. Kemal Bey’ciği şarkısını söylüyordu; O da duymazdan geliyordu. Aralarında kurdukları iletişim bu değil de şu olsaydı,

“Aklım başımda değil ki sebebini bilmiyorum. Bize nazar değdi inan, adım gibi biliyorum.”

“Ne güzel, her sabah sizden bunu duyuyor olmak. Sabahımın; yaşamımın sevincisiniz siz.”

Şimdi O Kemal Bey’in aslında Kemal Bey olmadığını, hatta “bey” de olmadığını öğrenmiş olacaktı. Büyü bozulacaktı; hikaye de sevinç de peşi sıra. Girmediğimiz-alışılmış- iletişim kanalları, bazen karşımızdaki insanla, yalnızca kendi seçtiğimiz kanallar üzerinden “çok da özel” bir iletişime girdiğimizin kanıtı olabiliyor. Onun bugün hatırladığı bir Kemal Bey’i varsa, sebebi de bu özel iletişimdi. Kemal Bey’le neden bir kez daha en azından karşılaşamadı? Mesai saatleri değişmiştir sözünü söylemek istemiyordu; Kemal Bey’in daha özel bir hikayesi olsun istiyordu. O şarkının ve o sabahların hatırına: “Başka türlü bir şey benim istediğim,” diye başladı söylemeye mavi tişörtlü mavi kotlu ve at kuyruklu kadın. Siyah gözlükleri gözlerindeydi, utanmadan mırıldanmaya devam etti. “Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta.” Sonrası mı gelmişti şarkının? Evet, evet gelmişti. Kemal Bey’den bir miras kalmıştı demek O’na; devam etti: “Burası gibi değil gideceğim memleket.. denizi ayrı deniz havası ayrı havaaa.. Nerde gördüklerim nerde O beklediğim?” Gülümsedi, Kimdi beklediği? Kemal Bey miydi? “Ah Kemal Bey ah… geri dön Kemal Bey. Ben bir tek sana aşıktım Kemaaaal Bey!” Yanında duran yaşlı teyze “Kızım, Kemal Bey kim, yok mu barışma ihtimali?” sorusunu sormasa bu son cümleyi yüksek sesle söylediğinin farkına varmayacaktı. “Barışma ihtimali var ama Kemal Bey gitti, yok teyzecim.” Teyze üzgün üzgün baktı O’na. “Merak etme teyzecim, Kemal Bey artık benim,” dese de içinden sustu-teyze korkmasın diye. Teyzenin minibüsü geldi sonra bindi ve gitti. Tekrar etti: “Kemal Bey madem benim artık o zaman: Aklım başımda değil ki sebebini biliyorum/ bilmiyorum. Bize nazar değdi inan adım gibi biliyorum (haahhahahaha:). Ne çok eğleniyor ne çok arınıyordu amaaaa!!!! Uzun sürmüş mutsuzluğunu bir “an” nasıl da değiştirebilirdi. Sevinçle mutluluğun ayrımını yapan, birinin “an” olmasıydı-sevincin yani. O andaydı şimdi. Arınmadaydı.

Ayşe UMUT 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL