Köşe Yazıları

KADININ FENDİ, ERKEĞİ YENDİ

KADININ FENDİ, ERKEĞİ YENDİ
Gökkuşağı Köşesi Banner

“Bir kadına doğru ayakkabıları verirseniz dünyayı bile fethedebilir.”

-Marilyn Monroe

İlk insan topluluklarının anaerkil düzende bir yaşantılarının olup olmadığı 19. yüzyıldan günümüze dek hâlâ tartışılmakta olan bir konudur.

Örneğin, ‪1815-1887‬ yılları arasında yaşamış hukukçu, filolog ve antropoloji profesörü Johann Jakob Bachofen, 1861 yılında yayınladığı “Analık Hakkı” (Das Mutterrecht) adlı eserinde, insanlık tarihinin başlarında, kan bağının yalnızca anne üzerinden kurulabildiğini ve bu sebeple de annenin bir otorite ve yasama merkezi olduğunu iddia eder. Benzer şekilde, insanların yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçtiği Neolitik çağda, en temel görevler olan toprağı ıslah etme ve topraktan ürün alma görevlerinin, kadının görevleri arasında olması sebebiyle kadının statü ve erk sahibi olduğunu ileri sürülmüştür. Bachofen’e göre anaerkil kültün özünde, kan bağı, toprak bağı ve doğaya karşı bir teslimiyet vardır; ataerkil kültte ise kanuna saygı, akılcılık ve doğaya egemen olma daha yaygındır. Erich Fromm’a göre Bachofen’in incelemeleri ve çalışmaları, Zeus bağlantılı Olimpos kökenli Yunan dininden önce bir Ana Tanrıça’nın varlığını ve kadın kahramanlara dayanan bir dinin sürdürüldüğünü ispatlar niteliktedir . Bachofen’in tespitleri, Amerikalı bilim adamı Lewis H. Morgan tarafından da onanmıştır, fakat hem Bachofen’in hem de Morgan’ın kuramları birçok antropolog tarafından reddedilir ve anaerkil düzenin varlığına yönelik varsayımlara yöneltilen keskin eleştiriler günümüzde de varlığını sürdürür.

Araştırmacı yazar Emre Caner’in elde ettiği bulgulara göre ise, 10-12 bin yıl önce meydana gelen tarım devrimi, sosyal yaşamda birçok değişikliğe neden olurken, düşünsel yapıda da önemli gelişmelerin yaşanmasını sağlamıştı. Günümüzde de geçerli olan dinsel düşünce sistematiğini olgunlaştıran, neolitik kültürün yaşam biçimiydi. O dönem insanları için toprağı biraz eşeleyip tohum serpiştirmek ve sonra da o tohumların büyümesini gözlemlemek akıl almaz bir giz içeriyordu. Doğa cansız bir maddeye hayat verip, insanlara besin sağlıyordu. Başka bir deyişle tarım, toprağın diriltme özelliği sayesinde yapılabiliyordu. Bu algılama toprağın içine gömülen ölülerin de tekrar hayat bulacağı düşüncesini pekiştirdi. Yine aynı dönemlerde yapılan bir diğer ilginç benzetme de, toprak ile kadın arasında kuruldu. Toprak, karnına ekilen tohumlardan dışarıya can veriyordu. Tıpkı kadın gibi! Analojik bir akıl yürütmeyle varılan sonuca göre doğa, artık “toprak ana” olarak tarif edilecekti. Yağmur, hasatın verimli geçmesini sağlayan çok önemli bir etkendi. Yağmurun işlevi, cinsel ilişkide erkeğin üstlendiği role uyuyordu. Erkeğin spermi yağmur damlasıyla, kadının doğurgan rahmi ise toprakla özdeşleştirildi. Böylece, cinsel edimdeki rol dağılımının bir benzeri olan “gök baba” ve “toprak ana” imgeleri, neolitik kültürün düşünsel kökleri hâline geldi.

Kadın bedenine duyulan itibar, anasoylu dünyadan neolitik döneme aktarılan bir mirastı. Kadının doğurganlığı nüfus için yeni emek gücü, toprağın doğurganlığı ise yaşam için besin kaynağı anlamına geliyordu. Kadının ve doğanın yaratma kabiliyetinin verimi, eski toplumlar için vazgeçilmez bir gereklilikti. Çünkü ölümün karşısında durabilen tek güç doğurganlıktı. Bu yüzden dişilin yaratıcı yetisine göndermelerle harmanlanmış “bereket kültü”, neolitik dönemin en önemli kutsalı konumuna yükseldi.

Peki o hâlde kadınlar kendilerine önemli ayrıcalıklar veren ve binlerce yıl süren anasoylu düzenin yıkılmasına ve tamamen erkeklerin boyunduruğu altına girdikleri ataerkil dünyanın doğmasına nasıl izin verdiler?

Ataerkilliğin koşulsuz erkek egemenliği, akla hemen, anaerkilliğin somut bir kadın üstünlüğü olduğu kanısını getirir. Ama anaerkillik, kavramsal olarak ataerkilliğin zıttı olsa da, aslında kadınların toplumsal iktidarı tamamen ele geçirdikleri bir sistem değildi. Yani kadınların toplumsal yaşamda erkeğe göre daha fazla yetkeye sahip oldukları bir düzen tarih boyunca yaşanmamıştı. Ana soylu olarak isimlendirilen sistemin cılız iktidarı da, aslında erkeğe daha yakındı. Örneğin, anasoylu aile içerisinde iktidarın göstergesi “dayı” idi. Ama yine de “Analık Hukuku”nun yıkılışı kadın cinsinin büyük tarihi yenilgisi oldu, evde bile idare erkeğin eline geçti, kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti hâline geldi.

Bununla beraber aynı zamanda erkek egemen düzeni devam ettirmek isteyen hükümetler, otoritelerini kullanarak ataerkil sistemi garantiye aldı. Hukuk, eğitim, evlilik gibi tüm kurumlar, erkek egemen düşünce altında şekillendi. İşin tuhafı, Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevski gibi dünyaca ünlü düşünür ve yazarlar bile, amiyane tabirle kadınları “saçı uzun aklı kısa” canlılar olarak tasvir etmekte bir beis görmedi.

19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise, ibre yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. Finlandiya, İzlanda, İsveç, Avustralya’daki bazı koloniler ve ABD’nin bir takım batı eyaletlerinde kadınlar sınırlı oy hakkı elde etti. Bu dönemden itibaren, kadın hareketleri çerçevesinde kadınların oy hakkını elde etmesi ve kadınlara erkeklerle eşit medeni haklar tanınması için verilen mücadeleyi koordine etme amaçlı ulusal ve uluslararası ölçekte örgütler kuruldu. Avrupa’da kadınların oy hakkını ilk kazandığı ülke, 1907’deki parlamento seçimlerinde dünyanın ilk kadın milletvekillerinin seçildiği Finlandiya Büyük Dukalığı oldu. Norveç 1913’te Finlandiya’yı takip etti. 1917’de Geçici Hükûmet altında Rusya’da bu hak kadınlara tanındı. 1918’de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti de bu hakkı kadınlara tanıdı.

I. Dünya Savaşı sonrasında 1917’de Kanada’da, süfrajetlerin yıllarca yürüttüğü bir kampanya sonrasında 1918’de Birleşik Krallık’ta, 1920’de on dokuzuncu anayasa değişikliğiyle ABD’de kadınlar oy hakkını kazandı. Bu noktada I. Dünya Savaşı konuyla ilgili görüşlerin değişmesinde önemli rol oynadı. Kadınların savaş sırasında sunduğu katkılar, erkeklere göre aşağılık oldukları algısını ve kadınların doğa gereği oy kullanmamaları gerektiği argümanını zora soktu. Leslie Hume’a göre, eğer kadınlar cephanelik üreten fabrikalarda çalışabilmişse, oy kabinine girişlerini engellemek anlamsız kaçmaktaydı. Bununla beraber Hume, oy hakkının savaştaki katkılar için bir ödül olmadığına dikkat çeker; kadınların savaş sırasındaki çalışmaları kamusal alana girişlerine ilişkin korkuları boşa çıkarmıştı. 5 Aralık 1934’te (Her türlü oylamada ve tamamen) Türkiye’de kadınlara seçme – seçilme hakkı tanındı. Fransa’da 4 Ekim 1944’te yapılan yasa değişikliğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. 29 Nisan 1945’te ilk defa belediye seçimlerine katılan kadınlar 21 Ekim 1945’te de ilk defa parlamento seçimlerinde oy kullandılar.

II. Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler kadınlara oy hakkı tanınmasını teşvik etti. 1979 yılında kabul edilen ve 189 ülkenin taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi, oy hakkını temel bir hak olarak tanımladı.

Uzun lafın kısası, en nihayetinde kadınlar en tâbi hakları olan haklarına kısmen de olsa kavuştular. Ve böylece, üstlendikleri sorumluluklar ve omuzlandıkları işlerle erkeklerden hiç de aşağı kalır bir yanları olmadığını “erkek egemen dünyaya” bizzat göstermiş oldular. Gerek sanat, gerek eğitim, gerek düşünce, gerek siyaset, gerek spor, gerekse iş dünyasında pek çok başarılı işe imza attılar. Bugün erkeklerin yapıp da kadınların yapamadığı hiçbir iş yok doğrusu.

İşte Michelle Rosenfarb’ın senaryosunu yazdığı, Halle Barry’nin hem yönetip hem oynadığı 2020 yapımı “Bruised” isimli film, kadınlara yeterli imkânlar verildiği taktirde kadınların neler yapabileceğine –ya da başarabileceğine- dair örnek teşkil eden yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Kısaca filmin konusuna değinecek olursak;

Jackie (Halle Barry) alkol ve madde bağımlısı annesinin evinde kötü bir çocukluk dönemi geçirmiş siyahi bir kadındır.

Bireysel yetenekleri sayesinde karma dövüş sporlarında büyük başarılar elde eder, fakat ailevi nedenlerden dolayı, kariyerinin en parlak döneminde ringlere veda etmek zorunda kalır ve alkolik menajeri ile birlikte yaşamaya ve hizmetçilik gibi gündelik işlerde çalışmaya başlar.

Hem menajeri hem de partneri olan Desi (Adan Canto), Jackie’yi bir punduna getirip tekrardan ringlere dönmesine zemin hazırlama niyetindedir ve çok geçmeden bunu başarır da. Desi’nin girişimleri sayesinde Jackie, Lady Killer lakabı ile ringlerde rakiplerine kök söktüren UFC şampiyonu (Valentina Şevçenko) ile unvan maçına çıkmak için, yeni koçu Bobbi Budd (Sheila Atirn) ile idmanlara başlar. Ama ne var ki, geçmişi yakasını bırakmaz… Jackie birden kendini oldukça zorlu bir mücadelenin içerisinde bulur… Bakalım Jackie, zirveye giden yolda karşısına çıkan duvarları o güçlü yumrukları ile indirebilecek midir?

Doğruyu söylemek gerekirse, 21. yüzyılda dahi kadınlar bazı kesimler tarafından hakir görülmeye, küçümsenmeye devam ediyor hâlâ. Bu bağlamda, bir nevi “elinin hamuruyla erkek işine karışma” diyenlere tokat gibi bir cevap vermiş oluyor Bruised. Bunun yanı sıra, X-Men serisi, Jungle Fever, Die Another Day ve Gothika gibi yapımlarda göz dolduran performansıyla hafızalara kazınan, 2001 yılında Monster’s Ball filmindeki rolüyle Oscar kazanan, son olarak John Wick: Chapter III –Parabellum filminde izlediğimiz Halle Berry, Bruised isimli ilk uzun metrajlı filmi ile yönetmen koltuğunda da iyi işler çıkaracağının sinyallerini veriyor.

Gökhan KÜÇÜK 

Kaynakça:
Kutsal Fahişeden Bakire Meryem’e Toprak ve Kadın, Emre Caner 
Düşünüyorum Dergisi, Elif Ersoy 
Kadın Hakları, Wikipedia 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL