Köşe Yazıları

“BİZ ERMENİ ÖLDÜRÜRÜZ!”

“BİZ ERMENİ ÖLDÜRÜRÜZ!”
Gökkuşağı Köşesi Banner

Tarih; 2007 yılı ocak ayının son günleriydi, bundan tam on beş yıl evvel… “Etkili Konuşma Sanatı” adı altında –diksiyon ve hitabet– eğitimi aldığım bir kursta yaşadım şu an size bahsedeceklerimi. O zamandan bu zamana hafızamdan silinmediği gibi, aklıma geldikçe halen o anki öfkeyi hissediyorum ta ciğerlerimde. Sadece öfke de olmayabilir hissettiğim… Biraz ürperme, epeyce tiksinme!

Bazen hayatımızdan geçen insanları sadece bir cümle ile anımsarız değil mi, ya da belki sıradan bir hareketi ile… Yani, ne adı kalır hafızamızda, ne sesinin rengi, ne de yüzünün şekli… Adını, sanını belki hatırlamazsınız fakat öyle bir laf etmiştir ki, sarf ettiği cümleyi unutmazsınız. Ok gibi saplanır çünkü bazı sözler duyduğunuz anda zihninizin ta orta yerine.

2007 yılında yaşadığım bir anımdan bahsedecektim değil mi? Kaldığım yerden devam edeyim o halde:

“19 Ocak 2007 – Hrant DİNK”

Hiç unutmam, ocak ayı sonlarıydı bir kurs akşamında yaşadığım… Dışarıda kar, fırtına… Ders molasını dört gözle beklediğim bir anda iken nihayet ara verilmiş ve alelacele kantine inmiştim her zamanki gibi.

Birbirine çok yakıştırdığım kahvemle/sigaramı buluşturmuş keyfini çıkarıyor, eş anlı olarak da pencereden karanlığın zapt etmiş olduğu sokağı ve minik kar yağışlarını izliyordum. Birçok sınıfın aynı anda kantine inmesi sebebiyle sigara dumanından göz gözü görmese de var olanın tadını çıkarmaya çalışıyordum, etrafımda kimseler yokmuş gibi.

Uğul uğuldu kantin, her kafadan bir ses çıkıyordu. Ayrı kafalardan çıkan, ayrı sesler insanı çok yorsa da, hangi kafadan hangi sesin çıktığı pek de umurumda değildi. Kah, dikkatim dağılıyor kantini dinliyordum, kah dalıp dalıp gidiyordum ıslak caddeye vuran sokak lambalarının cılız yansımalarına.

Mola dakikaları epey ilerlemişti ve ben bu sürede ikinci sigaramı yakmıştım, neredeyse üst üste. Kantin nefes almaya, kursiyerler de sınıflarına çekilmeye başlamışlardı birer, ikişer ikinci sigaramı tüketirken ben. Keyfini çıkarıyordum sakinliğin ki, tek diyaloğumuzun neredeyse “Merhaba” – “İyi akşamlar” olduğu, sınıfımdan bir kursiyerin köşedeki masadan beni izlediğini fark etmiştim:

“Abla yeaaaaa, çok içmiyor musun?” diye sorarak yayık bir konuşma şekliyle muhabbet etme girişiminde bulunmuştu kendisi.

“Yooo!” diye kestirip atmıştım mevzuyu.

“Bir şey sorcam ablaaaa, sen nerelisin?” ikinci sorusu oldu.

Oldum olası gereksiz bulurdum ‘memleket nere?’ sorularını. Kime ne ki? Sana ne? Edirneli olsam neeeee, Karslı olsam ne?

Soruyu gereksiz bulduğum için bana en uygun yanıtı vermeyi tercih etmiştim yine her zamanki gibi:

“Dünyalıyım!” 

Verdiğim yanıt karşımdakini bana karşı biraz daha lakaytlaştırmış olacak ki “Off ama yaa, sen de hiç doğru, düzgün konuşmuyorsun” şeklinde tepki vermesine neden olmuştu. Adeta beni, bana “şikâyet” etmişti o an. Duyduğu çok saçma ve anlamsız bir şeymiş gibi de bön bön suratıma bakıyordu üstelik.

“Olamaz mı yahu? Dünyalıyım işte. Sen de dünyalısın, ben de, hepimiz dünyalıyız.”

“Hayır,” demişti, “Memleketini soruyorum ben sana.”

Bazı insanlar için bu memleket meselesi gerçekten önemli, çünkü ona göre davranmak istiyorlar karşılarındaki kişiye. “Ayrımcılık” derim buna ben, siz belki başka bir şey dersiniz ya da demezsiniz, bilemiyorum.

Memleketimi bu kadar çok öğrenmek isteyişinin altında yatan sebebi aslında bana kendisinin nereli olduğunu söylemek istediği içinmiş gibi algılayıp aynı soruyu ben ona sordum bu sefer, nereli olduğumu söylemeden ve dünyalı olmaktan vazgeçmeyerek.

“Peki, sen nerelisin?”

Hay dilim kopaydı da sormaz olaydım o soruyu! Verdiği cevapla başımdan aşağı  kaynar su boca etmişlerdi adeta. O yetmedi etlerimi, tırnaklarımı söktüler. Yetmedi, boğazıma onlarca el bastı güçlerini birleştirip de. Yetmedi, kapkaranlık oldu her yer bir anda. Yıkılan bir enkaz altındaydım, enkaz bendim belki de! Abartmıyorum, o an hepsini hissettim yazdıklarımın…

Ahh zavallı! 

Otuz üç yaşımdaydım ve karşımdaki henüz yirmili yaşlarında oldukça genç bir kadındı. Verdiği cevapla yarınlara dair umudumu yerle yeksan etmişti… Ve o cevap “Biz Ermeni öldürürüz!” olmuştu… Bu çirkin ifadesi ile memleketini nasıl kötülediğinin farkında dahi değildi.

“Nerelisin?”

“BİZ ERMENİ ÖLDÜRÜRÜZ!”

Dehşet içinde: “O ne demek be?!” dediğimde de, “Oradan anla işte nereli olduğumu,” demişti.

Ben anlayacakmışım nereli olduğunu… Beynim durmuş duyduğum cümle karşısında fakat, ne demek istediğini anlamalıymışım… Kafamı allak bullak etmiş ve ben anlamalıymışım… Nasıl anlamazmışım üstelik?

Sonrasında kendisi açıklamıştı yine:

“Ogün SAMAST/Trabzon” demişti, gözlerinde saklayamadığı boktan bir gururla.

İnanılır gibi değil!

Duyduklarım gerçek miydi? “Biz Ermeni Öldürürüz!” mü demişti gerçekten de? Demişti evet, utanmadan, içi acımadan, gururla demişti bunu.

“Ermeni öldürürüz!”

“Bu ne demek? Öldürmek bir insanı ve bundan gurur duymak mı gerçekten şu an yaptığın? Masum bir insanı katletmek ve bundan gurur duymak mı? İnsan, ülke, yöre, cinsiyet, medeniyet, din vs. ayrımı yapmak ve bundan gurur duymak mı? Sen çıldırmış olmalısın, delirmişsin sen!” demiş ve daha başka diyecek bir şey bulamamıştım. Susmuştum ben, şaşırmıştı o. Ve oradan uzaklaşmıştım agresif adımlarla. “Ne cehalet ama! Gurur duyduğu şeye bakın,” diye söylene çıkmıştım merdivenleri sınıfa doğru.

Nutkum acı içinde tutulmuştu inanın. Sonrasında derhal yanımdan uzaklaştırmış, bir daha asla yüzüne bakmamış, şahsıma tek kelime dahi etmesini de yasaklamıştım takındığım tavırla.

Saygı duyulmayacak insanların kara listesinde, hatta listenin en başında almıştı yerini o genç haliyle. Oysa parıldaması gerekirken…

Ne tartışmaya girmek istemiştim, ne de “O öyle değil, böyle,” şeklinde açıklamalar yapmak istemiş… Yapmadım… Demedim… Söylemedim… İçime attım… Ayıpladım… Üzüldüm… Dehşete kapıldım!

Bu anımı paylaşıyorum sizlerle çünkü bildiğiniz üzere bugün çok kıymetli ağabeyimiz, kardeşimiz Hrant Dink’in adice katledilişinin on beşinci yılı. Bu güne değin, geçen zaman boyunca saygıyla anmaktan başka elimizden hiçbir şeyin gelmediği on beş yıl yaşadık onsuz. Her anışımızda kelimeler tükendi, boğazımız düğümlendi şimdi olduğu gibi.

Ne değişti peki, o günden bu güne? Katliamlar mı bitti? Adalet yerini mi buldu? Kardeşimiz Hrant’ın dökülen kanı mı silindi? 

Hayır!

Ve çok yazık ki: o günden bugüne ne düzen değişti, ne de umudumuz gelişti?

“Ahhh, dikenli tellere takıldı yüreğimiz… Altı yırtık ayakkabı oldu en büyük utancımız… Kardeşimizsin Hrant… Buradayız Ahparig!” 

Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz”

Işıklarla!

Gülcan PANDORA 

YORUMLAR (4)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

  1. Ayşe Umut diyorki:

    Yaşamamış olsan, olsak bu anları inanamazdık. Hala da inanamıyoruz ama yaşandığı için kahroluyoruz. O zaman yaşanan hala da devam ediyor ve şaşakalmaktan geçtik acı çekiyoruz. Hrant Dink’in anısına saygıyla yazılmış bu yazın değerli çünkü yazıda geçen düşüncenin maalesef ki ne kadar yaygın olduğuna işaret ediyor anlattıkların.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL