Köşe Yazıları

“HERHANGİ İKİ ARKETİPİN KISA HİKAYESİ” – I

“HERHANGİ İKİ ARKETİPİN KISA HİKAYESİ” – I

Selamlar herkese. Yeni bir hikayeye başlamaya karar verdim. İki insanın birbiriyle kurduğu ve eşsiz olan ilişkilerin hikayelerini oldum olası sevmişimdir. Bu yüzden de iki şahsına münhasır karakterin belki de bir yere varmayacak hikayesini sizlerle paylaşacağım. Umarım keyif alırsınız.

Serhat Emin ALACALI

-a-

Janis Joplin’in yirmi yediler kulübünün bir üyesi olduğu aklına düşmüştü buluşmaya giderken seçtiği ve en sevdiği caddede yürürken. Yine art arda hoplayıp zıplayan düşüncelerinin oluşturduğu bir trafiğin tam ortasındaydı zihninde. Kulaklığından kulaklarına dolan şarkı Bob Moses’ın Desire’ıydı. Janis’i çağrıştıracak hiçbir bağlantı yoktu ortada.

Bunu fark ettiği anlarda genellikle bir yüzleşmeden kaçmaya çalışırdı. Son zamanlarda iyiden iyiye popülerleşen öz farkındalık kavramının zihninde oluşturduğu gülme hissiyle karşılaştı. Yanından bisikletle geçmekte olan kır saçlı ama otuzlarının ortasında, Freddie Mercury bıyıklı adamla yüz yüze geldikleri an yüzünde bu gülümseme vardı. ‘’Muhtemelen üstüne alındı’’ diye düşündü gülüşünü. Zihni hala daldan dala atlıyordu. Bunu bir kez daha hatırladığı an caddenin ortasında kıkırdamaya başladı. Muhtemelen kimse fark etmedi. Çünkü öyle caddeler vardır ki, hiç kimse birbirinin bireyselliğini fark etmez. İnsanlar genellikle bu tip caddelerde azgın bir nehirde akan tomruklar gibidirler. Aslında bir yere varmayan hayatlarını iş yorgunluğuyla varmak istedikleri yerde tamamlamaya gayret ederler.

Jung ve Freud’un bol çekişmeli psikodinamik yolculuğunu bir doktora tezine dökmek için harcadığı -tam olarak böyle düşünüyordu- altı yılın ardından kendisine merhaba diyen bir boşluk hissiyle tanışmıştı bundan dört yıl önce. Birkaç özel üniversitenin kürsü derslerini verdikten sonra yirmilerinde heves ettiği ve yarım bıraktığı hobilerine dönmeye karar vermişti.

Görece iyi durumlu bir ailenin çocuğuydu. Bazı varoluşsal şımarıklıklar -kendisi öyle tanımlıyordu- yaşadığında ailesi ona destek olabiliyordu. Genellikle bu yardımlar sonrasında daha büyük bir boşluğa düştüğünü biliyordu. Kendisi olmak için geçirdiği vakitlerin parasını ödemeyi sorun etmeyen bir biyolojik bağın anlamsızlığına inanıyordu. Bu yardımları reddedemeyecek kadar hedonist hissediyor ancak yardımı aldıktan sonra üzerine çöken pesimist duygularla da baş edemiyordu.

-b-

Caddenin sonuna geldiğinde son iki yılının karmaşalarına ve mutluluklarına ev sahipliği yapan o evin olduğu sokağın başlangıcına gelmiş bulunmaktaydı. O evde onunla yüzleşmeyi bekleyen bir özne vardı. Öznenin adı Özne idi.

Müzik çalarını açtı ve caddenin başında düşündüğü Janis Joplin’den Me and Bobby McGee’yi müzik listesinden seçti. Şarkının en çok sevdiği yanına geldiğinde kulaklarına dolan sözler şöyleydi;

‘’Freedom’s just another word for nothing left to lose,

Nothing don’t mean nothing honey if it ain’t free’’

Özne’yi en son altı ay önce görmüştü. Daha doğrusu onu görmek için önünden geçtiği ve Özne’nin çok sevdiği bir kabare tiyatrosu önünde karşılaşmışlardı. Bu durum Özne için bir karşılaşma, Deniz için ise uzun vadeli hedeflerine ulaşabilmesi için atılan ilk adımdı. Özne rahat, Deniz ise alabildiğine gergindi ve Deniz gergin olduğunda çenesi seğirirdi. Özne onu çok iyi tanıyordu ancak kendi farkındalığını mimiklerine yansıtmamakta da çok usta bir karakterdi. Deniz merhaba dedikten sonra olumsuz bir yüz ifadesiyle karşılaşmadığı için rahatlamıştı. Özne ise duygularını bir kez saklayabildiği için içten içe gururluydu.

O gecenin ardından geçen iki aylık süreçte olanlar onları bir suskunluğa ve bir süre sonra da bu akşamki yüzleşmeye getirmişti. Tam olarak bunlar Deniz’in aklından geçerken şarkı bitmiş, Özne’nin evine de bir dekadı aşmayacak adıma ihtiyaç duyan bir mesafe kalmıştı. Adımlarını seğirterek atmaya başladı çünkü henüz o kapıya dikilip zili çalacak cesaretinin olup olmadığını ölçmeye çalışıyordu her ne kadar geleceğine dair söz vermiş olsa da. Söz konusu verilen sözlerse eğer, Deniz bunları tutabilme konusunda her zaman cimri olmuştu. Özne ise bunun sebeplerini anladığı halde tepki göstermemiş ya da bu konular hakkında Deniz ile konuşmak istememiş; tam aksine Deniz’in bu konuları konuşma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmüştü. Böylece modern -klasik bir anlaşılmama-anlatamama sorununun ortasında bulmuşlardı kendilerini.

Son adımı apartman kapısının önüne atıldığı anda Deniz’in parmakları on altı zil düğmesi arasında geziniyordu. Küçük bir sek sek oyunu oynuyordu işaret ve orta parmaklarını kapı zilleri arasında dolaştırarak. O küçük oyunun içinde zihninin kaybolmasına izin veriyordu ki zili çalmamak için biraz daha zaman kazanabilsin. Yüzleşmenin ardından gelebilme ihtimali olan kaybetme duygusunun anksiyetesine kapılmamak için oynadığı bu oyun onu atıllığa sürüklüyordu. Biliyordu ama her klasik inkarcı gibi ‘’o da böyle’’ biriydi.

Zili çaldı. Dış kapı otomatiği çalıştı ve kapı açıldı…

Serhat Emin ALACALI

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL