Köşe Yazıları

HATIRŞİNAS/HATRAKEDER

HATIRŞİNAS/HATRAKEDER

‘’Hatrına keder değdi

Yüzüme gölge gibi düştü hüzün
Bu yüzden gitmedim üstüne
Varsa yoksa vefasızlık dediler
Önce hemhal sonra şekerrenk olduk senle
Bilmiyorum ki umrum(n)da mı.’’

Serhat Emin ALACALI

Babamı kaybettiğim ilk saniyelerde tanıştım panik atak kriziyle. Dünyanın sonu gelmiş de o sona doğru son hız yuvarlanıyormuşum gibi; sanki bu düşüş sonsuzluğa uzanıyormuş da ben buna alışamayacakmışım gibi.

Aylarca babamın kanser tedavisinde her gece onun nefes alış verişini kontrol etmeler, laboratuvar sonuçlarıyla ilgilenmeler, bir yandan tez yazmaya çalışmacalar, aşık olduğum kişiyi merak etmeler, arkadaşlarıma ihtiyaç duymalar ama hiçbir şeye gücümün kalmaması derken o son nefes sonrası biriken her şey fizyolojik olarak kendini kusmaya başladı. O ana dek her şeyi başarabilirim hissi hızla şimdi ne yapacağım ben’e dönüştü. Aslında ilk kırılmam da değildi hayatımda ama kesinlikle en büyük kırılmalardan biriydi.

O andan önceki ‘her şeyi başarabilirim’ hissine çok odaklanıyorum hayatımın bu döneminde. Her şeyi başarabilmek
En iyisi olmak
Mükemmeli aramak, bulmak, korumak
Onlar’ın istediği gibi olmak
Onlar’a göre içini/dışını şekillendirmek
Onlar…

Sahi nedir bu başarma güdüsü? Bu güdünün kendi gerçekliğimizle doğru orantılı olup olmadığını gerçekten sorguluyor muyuz? Başarı takıntısı içimizde yaşadığımız buhranların en büyük yaratıcısı olabilir mi? Onlar kim peki? Kendi gerçekliklerini bizlere dayatanlar mı?

Bu konuda kendi öz eleştirimi yaptığımda çok ilginç sonuçlarla karşılaştım ben. Bir nebze bu konuya değinecek olursam; önce akademik olarak çok başarılı olmak istedim. Görece oldum. Sonrasında iş hayatında kendi branşımda en iyisi olmak istedim. Görece oldum. En güzel aşık ben olmalıydım. En mutlu ilişkiyi ben yaşamalıydım. Yıllarımı bir ilişkiye gömdüm ve yolun sonuna geldiğimizde kendimizden ve birbirimizden fersah fersah öteye savrulduğumuzu gördüm. Hayatımın bir dönemini her alanda ön motivasyonla yaşamam gerektiğine dair bir yanılgıyla geçirdim. Sonra ne mi oldu? Mutlu olmak istediğin için mutlu olunmuyormuş mesela. Seni mutlu eden şey/insan/ortam ile hasbihal ettikçe kendini buluyor ve eğer o baloncuğun içinde gerçekten kalmak istiyorsan kalıyormuşsun. Günün sonunda her bitişi vakur bir tavırla karşılayıp, kendi heybene de sana katılan yeni özellikleri alıp, devam etmeliymişsin yoluna.

İşte tam da bu noktada deneyimleri analiz etmek gerektiğini eklemek isterim. Çünkü üstünde kafa patlatılmayan her deneyim bizi taşlaştırıyormuş. Yaşadığımız her deneyimi kendimizi ölesiye eleştirmeden ya da birilerini suçlamadan gözden geçirmekte fayda varmış. Böyle böyle dönüşüp tekamüle doğru ilerleniyormuş. Ben hepsinin potasında erirken, otuz yaş depresyonum sonrasında aydım durumu. Bir günde gerçekleşmedi. Ancak gerçekleşmeye başladığında kendini hissettirdi.

Çocukluğumun en keyifli anılarını hayatıma katan bisiklete geri döndüm. O dönem 98 kiloydum. Bununla zayıflanmaz dediler. Kulak asmadım. Çünkü o bisikleti zayıflamak için değil gönlümce gezebilmek için almıştım.

Yine çocukluğumdan beri bayıldığım dansa o depresyonun ardından sıkı sıkıya sarıldım. O taytla dans mı edilir dediler. Ne değişik adam dediler. Buz gibi kaskatı oldum o insanlara. Çünkü şeklin ardındaki manayı görebilmekten çok uzaktılar. Eve döndüm. O an takıntılı olduğum müziği açtım ve dans etmeye devam ettim.

Her zaman aklın ve bedenin dengesine inandım ve belki de bu zamana dek şaşmayan tek kural bu oldu hayatımda. Tekrar spora başladım. Vücudunu göstermeyi seviyorsun dediler. Evet seviyordum. Günün sonunda dengemi sağlayan sporun bir getirisi de vücudumu toparlamasıydı. Ve ben her zaman göz önünde olmayı sevdim. Bunun için kimseden özür dileyemem!

Yıllardır okunmayı bekleyen kitap listelerim vardı. Bir yanından tutup başladım pandemide. Öyle aman aman kitap okumuyorum ama merak ettiğim kitapları okumanın verdiği o muazzam keyifle kendi hayal dünyamda gezinebiliyorum yine.

Yaşam tarzım gerek direk gerek de pasif agresif olarak yargılanıp durdu bazı insanlar tarafından. Ve ben bu durumu hayatımın bir dönemi o kadar çok kafama taktım ki kendini panik ataklar ve depresyonlarla gösterdi günün sonunda. Artık herkesin gerçekliğini kendisiyle bırakıyorum. Benimki de bana yetiyor zaten.

Bazen birisiyle tanışıyor, onunla vakit geçiriyor ve ondan çok etkilenebiliyorum hala. Ama bazen işler yolunda gitmeyebiliyor. Tartışmadan kendimi ifade edebiliyor, suskunluklara asla inanmıyor ve günün sonunda ortaklaşamayacağımızı anladığımda sakin bir vedayla sonlandırabiliyorum bu iletişimi ya da dönüşebilecekse zamana bırakıyorum. Asla zorlamıyorum artık.

Arkadaşlık ilişkilerim de bambaşka bir hal aldı. Araya giren zamana selam ettiğim, sürekli vakit geçirmekten karşılıklı keyif aldığım, sadece eğlenebildiğim, sadece dertleşebildiğim arkadaşlarım var. Hiçbirini birbiriyle kıyaslamıyor ve onlarla paylaştığım anın tadını çıkarıyorum. Ve evet. Zehirli hale gelen tüm arkadaşlıklarımı da bitiriyorum. Çünkü her şeyin bir son kullanma tarihi vardır.

Ne güzel ne hafif bir duygu bilmemek, bilememek
Ama yaşamak
Paylaşmak dört nala
Bazen acı bazen tatlı
Bazen ekşi bazen umami
Kabul ede ede
Ve dönüşerek
Bazen de öylece kala kalıp
Tamamlamak ömrü…

Bu hafta da bazen didaktik, bazen samimi, bir miktar çok bilmiş ama tam takım iyi niyetli bu yazımı paylaşasım geldi sizinle. Öğrencilerime de dediğim gibi :

“ÇÜNKÜ NEDEN PAYLAŞMAYAYIM Kİ…” 

Serhat Emin ALACALI

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL