Köşe Yazıları

SİS/GİTMEK…

SİS/GİTMEK…
Gökkuşağı Köşesi Banner

Havalimanında…

Arkasından bakıyorum Sarı Balkabağı’mın; üzerinde yeni aldığımız yeşil kaban, kafasında yeşil Fransız şapka ve sırtında kocaman sırt çantası. İlk kez bensiz değil ama ilk kez yanında biri olmadan uçacak ve bunun telaşını yaşıyor. Yeni yaşamının ilk adımının fotoğrafını çekmek istiyorum ama yüzünü bir türlü yakalayamıyorum; yine de çekiyorum. Havalimanı kapısından içeri girdiğinde gözden kayboluyor; “giden bir yolcu” oluyor. O giden yolcu geri gelecek mi bilmiyorum. Yeni bir ülkede hayalini kurduğu yaşama bir adımla yaklaşıyor; aynı adımla benden uzaklaşıyor. Aklıma bilindik bir filmden bir sahne geliyor, -ana kalbi ya içimde taşıdığım- bu gidiş bir haykırışla sese dönüşmeli: “Burada duraydım böyle, tam burada. Böyle kollarımı açaydım iki yana.” Filmdeki replik bizim vedamız ile hiç alakalı değil; buna rağmen akıl bu nerelere gider ne toplar getirir bize, bana da bu sahneyi getiriyor.

Okulda…

“Gençler bu ülkeden gitmenin yollarını arıyor.” Bu cümleyi son bir senede daha da sık duyar olduk. Okuldayım, senenin başı. Dışarıdaki minik alanda sigara içiyorum. Genç bir hoca geliyor yanıma; muhabbete başlıyoruz. Pandeminin ilk senesinin mart ayında ayrılmıştık okuldan. O zaman yüz yüze gelebildiğimiz öğrencilerimizin neşesini ve haylazlığını hatırlıyoruz birlikte. Aradan geçmiş en az bir buçuk sene ve sanki gençlerin üzerine bir “ciddiyet” ve bir “ağırlık” çökmüş. Hatta omuzları yaşanmış dertlerden ve yılların bıraktığı izlerden -belli ki- aşağı meyletmiş bir “yaşlı insan” girmiş içlerine bastonuna çenesini dayamış; kara kara düşünüp iç çekiyor: “Ahh…” Genç hoca bana, “Hocam, çocukların hepsinin aklında ileride gitmek var; İngilizce öğrenmemiz gerekiyor diye düşünüyorlar ve evet bu senenin öğrencileri o ciddiyetle dinliyor dersleri ve katılıyorlar,” diyor.

Evde Düşünürken…

Bu ülkeden gitmeyi aklından hiç geçirmemiş ben, gitmek isteyen gençleri sonunda anlayabiliyorum. Bu isteğin nedenlerini toplayıp tek bir başlıkta ifade edecek olursak adı –çok aşikar ki- umutsuzluk olacaktır. Kendilerinden umutsuz olmadıkları halde içinde bulundukları koşulların belirsizliği ve geleceksizlik hissi yerleşmiş hepsinin içine. Sürekliliğinden emin olduğumuz karşılıklı siyasi atışmaların; sonucu çözümsüzlük ve ayrışma olan bir sisin içinde artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu da seçemediğimiz bir toplumsal karmaşanın içinde kaybolup gitmek istemiyor gençler. Ekonomik kriz, yolsuzluk, fırsat eşitsizliği, her alanda adaletsizlik, liyakatsizlik, etnik köken ve cinsiyet ayrımcılığı, yerleşmiş linç kültürü, aile, toplum ve sistem baskısı şu an aklıma gelen ve bu ülkeden gitmeyi istetecek nedenlerden sadece birkaçı. Tüm bunlar, hatırlayabildiğim zaman diliminde hep vardı, diyorum kendime ama farklı olan tüm bunların bu kadar görünür şekilde-sosyal medyanın da etkin şekilde kullanılması ile beraber- hayatlarımıza gelip yerleşmiş olması. Öyle bir yerleşmişlik ki bu kaçmak istesen de kaçamıyorsun. Arkadaşlar arasında konuşurken sık dillendirilen: “Ben artık memleket meseleleri ile kendimi yormayacağım; dayanamıyorum, katlanamıyorum, takip etmemeye çalışıyorum. Güzel şeyler yapmak istiyorum, düşünmek istemiyorum.” Mümkün mü bunu yapmak? Mümkün değilse gitmek mi lazım?

Gidişinden Sonra Söyledikleri:

1. “Anne, ben çok mutluyum çok. İyi ki gelmişim anne. Her şey harika.” (Mutluyken az konuşulur.)

2- “Anne, ben burada ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorum. Ben İsveç vatandaşıyım. Anne, babam ve sen neden buraya yerleşmediniz de Türkiye’de kaldınız? Siz burada yaşasanız ben burada doğmuş olacaktım ve bu duruma düşmeyecektim. Anne… benim babam İsveçli’ydi İsveçli ama ben burada ikinci sınıf vatandaşım.. Anneee….. Annee…” (Telefon kapanır. Arada kırgınlık yaşanır.) 

3. “ Anne, ben bugün çok duygulandım. Oradayken göremediklerimi gördüm. Bir Türk çocukla tanıştım, adı Baran. Hemen her yere haber saldı. Herkes bana iş arıyor. Bana hamburger verdi. Miles çok şaşırdı; sizde böyle mi dedi bana. Anne ben Türkiye’yi şimdi başka görüyorum. Çok mutlu oldum ben, Baran’ın kız kardeşi de hemşireymiş, İstanbul’da tek yaşıyormuş. Senin telefonunu verebilir miyim, sen de orada Baran’ın kardeşine sahip çıksan.” (Telefon konuşması uzar, karşılıklı mutlu olunur.. ah memleketim ah diye.)

Bana Anlattıklarından Sonra İçimden Geçenler:

Ülkeden gitmek, gittiğiniz yere ait hemen ait hissedeceğiniz anlamına gelmiyor. İnsanın bedenine başka bir yer bulması, ruhunun da yer edindiğini göstermiyor. Ruhunuzun yer edinmesi için de o ülkenin yapısı- her katmandaki yapısı- ile eskiden beri içinize yerleşen yapının harmanlanması gerekiyor. Çok demokratik bir ülkeye de gidilse dahi “Öteki” olmanın zorluğuna göğüs germek… ve belki de ömrünün sonuna dek orada “Öteki” kimliği ile yaşayacağını kabul etmek.. zor .. zor… gitmekle de bitmiyor. Beden ve ruh aynı anda hareket etmiyor. İlki rahatına ermişlikle mutluyken ikincisi… memleketim mi diyor?

Sonrası?

“Burada duraydım böyle, tam burada. Böyle kollarımı açaydım iki yana,” demekle de olmuyor. Kızım, omuzları yaşanmış dertlerden ve yılların bıraktığı izlerden aşağı meyletmiş bir “yaşlı insan” olmaktan kurtuldu diyorum; bastonuna çenesini dayamış; kara kara düşünüp iç çekmiyor diyorum. Emin miyim? O giden yolcu, hayalini kurduğu yaşama attığı adımla benden uzaklaşmışken, başka bir adımla bana yeniden yaklaşır mı? Dönse mutlu olur muyum? Mutlu olursam kendim için mi, O’nun için mi yoksa memleket için mi mutlu olurum? Sis kalkarsa hepsi için, evet hepsi için mutlu olurum, çooook mutlu olurum. Sis kalksın, sisi kaldıralım.

Ayşe UMUT 

YORUMLAR (7)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL