Köşe Yazıları Yaşam

EZİK, ÇÜRÜK HAYATLAR

EZİK, ÇÜRÜK HAYATLAR

Bir ‘Salı Pazarı’ anısı…

 

Ben “Ama bunlar çok ezilmiş, koymuşsunuz tezgâhın önüne.”

Pazarcı “Ayırayım ben ezilmişleri, onların alıcıları pazar toplanınca geliyor zaten. Akşam yani…”

Domates tezgahının başında yaptığımız bu sohbette pazarcı kişisinin, kendisinin gün boyunca çok daha fazla denk geldiği, toplumsal sınıf farklılığına dikkat çekmek istediğini fark etmiştim.

“Ayırayım ben ezilmişleri, onların alıcıları pazar toplanınca geliyor zaten. Akşam yani…”

Daha ucuza satıyorlarmış ezilenleri… Satın almaya gücü yetmeyenler, tezgahların toplanma saatine yakın vakitte gelip yerlere dökülenlere talip olurlarmış. Kimileri ise kenara ayrılmış ürünleri alırlarmış daha ucuza. Sebze ya da meyve fark etmezmiş. Cinsi ne olursa olsun değişmiyormuş. Önce gözden, sonra tezgahtan düşenler, yani pazarcının yerden almaya gerek görmediği ürünler (ezik, çürükler) yerden toplayanlara ücretsiz, kenara ayrılan hafif ezilmiş olanlar ise daha ucuza satılmaktaymış.

Kimi zaman ben de, özellikle pazar yeri toplanmaya yüz tuttuğu vakitlerde oralardan geçerken pazarcı kişisinin anlattığı trajediye tanık olmuşumdur çokça. Ve bu trajediye tanıklık etmek içimi ezmiştir her daim.

Olur da pazarın toplanma saatlerinde sizin de yolunuz düşerse, kısa bir gözlem yaptığınız taktirde ne demek istediğimi anlayıp bana hak vereceğinize eminim. İçiniz acır… Ve gecesinde başınızı yastığa koyduğunuzda o görüntüler gözünüzün önünden pek de kolay gitmez. Zihninizi temizlemeye gayret ederek dalmaya çalışırsınız uykuya. Kişisel olarak kendinizi suçlu görmezsiniz belki, fakat hepimizin bir parça bu emek sömürüsünde payı var diye düşünmüyor da değilim açıkçası. Hem suçlu değiliz, hem suçluyuz. Ne yaman çelişki…

“Tüm zenginler birleşse dünyada açlık ve sefalet kalmaz. Yıllardır açlık ve yoklukla mücadele eden Afrika’da da!” Elbette ciddi bir klişedir bu fakat birçok kişi gibi ben de bu birleşmeyi çözüm olarak gördüğümü belirtmek isterim. Ütopik evet, ama keşke gerçekleşse… Çöplerden yiyecek, giyecek toplayan insan kalmaz. Çarşıda, pazarda tezgahlardan yerlere dökülenleri toplamak zorunda olan insanlar kalmaz. Yokluk mücadelesinde yenilip, ardında bıraktığı bir notla hayatını sonlandıran insanlar olmaz. Kimse, çoluk çocuğunun hayatını idame ettirebilmek için ekmek, süt, mama vb. ürünler çalmak zorunda kalmaz. Hatta yeni başlayan ve şu bana aptalca gelen, satıcıların bebek mamalarına, yahut yeni moda olan zeytinyağlarına vs. alarmlı barkod takmalarına gerek kalmaz. Dar gelirli ailelerin, çocuklarının rüyasına sadece TV reklamlarında gördükleri et, sucuk, hamburger, çikolata ve benzeri ‘çok lezzetliymiş gibi lanse edilen’ salak saçma ürünler girmez. Düşünsenize, o sizin çocuğunuz… Görüyor, özeniyor, canı çekiyor, istiyor… Belki de hiç tatmamış… İstiyor ve sadece istemekle kalıyor!

İşte bu sebeple kendi veya ailesinin karnını doyurmak için ekmek çalana hırsız demem ben. Çünkü hırsız olan o değil, o kişiyi buna zorlayan, sistemin ‘malzemeden çalan müteahhit tavırlı inşaatçıları’dır.  Üstelik sonucunda utanırım da kendimden. Çünkü bu onun “Hırsız” olduğunun değil, aksine tam da big boss’un tam da olmasını istediği gibi tıkır tıkır işleyen sistemin ne kadar boktan olduğunun aleni göstergesidir…

Fotoğraflarda gördükleriniz ne yeni, ne de ilk aslında. Sürekli karşılaştığımız ve yazık ki karşılaşmaya da devam edeceğimiz bir tablo. Aslında herkesin bildiğidir de. Yani, hepimizin bildiğini yazıyorum ben yine de.

“Asiye nasıl kurtulur?” adlı film geldi aklıma konuya yoğunlaşınca… Ne garip bir filmdi o… Düşünüyorum… Düşünüyorum ve soruyorum kendime: “Sahi, bu halk nasıl kurtulur?

Yıllardır süregelen gerçekler bunlar. Bu gerçeklerden haberdar olmak için sosyal medyaya ihtiyacımız da yok doğrusu. Ya da konuya dair bir yazıyı okumamıza da… Yani bu yazıyı yazmam çok anlamsız… Ama ne bileyim, anımsatmak için yazdım belki de…

Suçumuz yok demiştim ya hani, suçumuz yok gibi görünse de bir o kadar suçluyuz aslında. Kahrolsun sistem diyoruz, düzen değişsin istiyoruz, ne yapabiliriz diye düşünüp çözüm üretmeye çalışıyoruz ve fakat sadece: istiyoruz, düşünüyoruz… Yıkılmayan kapital bir hayatın içinde sırf karın tokluğuna debelenip duruyoruz da bir yandan. Sonra da işte böyle geçiyoruz klavye başına, meramımızı anlatıyoruz süslü kelimelerle. Aman ne ala!

Sözü daha fazla uzatmak istemiyor “Kahrolsun kapital dünya diyorum” (içimden, sessizce)

Ve: “Hakkını da bil, haddini de bil” diyorum (dışımdan, yüksek sesle).

Konuşacak o kadar çok şey var ki, ahh ama, ahh işte “Sistem!” Bir sonraki yazıya kadar, ruh ve beden sağlığı diliyorum herkese.

Sevgiyle!

Gülcan PANDORA

 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL