Köşe Yazıları

ALELADE KESİLMİŞ SAÇLARINDAN ÖPTÜM SENİN

ALELADE KESİLMİŞ SAÇLARINDAN ÖPTÜM SENİN
Gökkuşağı Köşesi Banner

3 Aralık – Dünya Engelliler Gününe İthafen! 

  • 24 Temmuz 2012
  • Zeytinburnu – Salı pazarı

Seviyorum meyve ve sebzelere dokunarak almayı. Bu yüzdendir büyük marketlere inatla, bas bas bağırıp en iyi ürünü kendisinin sattığını iddia eden pazarcı kişisinden alışveriş yapma nedenim. Çilek seçiyordum tam da üzerine rastgele saçılmış, ortasındaki kartona üstün körü “Tarla çileği bunlar” yazılı bir tezgâhtan.

Ben çileklere dokunurken narince “O” da bana dokundu aynı anda sağ tarafımdan.

“O”… Birisi…

“O”…

Tanımıyorum O’nu. Koluma dokundu sertçe, hayır, hayır tuttu kolumu sıkıca. Sıkıca kavradı… Tanıdık birisidir düşüncesi ile çevirdiğimde başımı fark ettim tanımadığımı. Gülümsedi gözlerimin içine içine. Sonra bir şeyler söylemeye çalıştı, konuşamıyordu, daha doğrusu anlaşılmıyordu söylemeye çalıştıkları. Yanında duran, koluna girmiş olduğu yaşlıca adamı işaret ediyordu. Adam da sıkı sıkı tutmuştu kolundaki kişiyi. Sıkı sıkıya tutunmuşlardı birbirlerine.

Rengi bozarmış, alelade şekilde kesilmiş kısacık saçları vardı O’nun. Benim yaşlarımdaydı belki de. Belki de benden büyüktü. Küçüktü ya da bilmiyorum, hem ne önemi var ki yaşının ne olduğunun, konuşamıyordu işte ve sadece işaret edebiliyordu. O da anlayamadığım bir dilde, yanındaki kişiyi.

Yaşlıca adam sonrasında ‘amca’ diye hitap ettiğim kişi girdi hemen devreye. “Özürlü ‘O’ kızım, özürlü, engelli yani… Kusura bakma rahatsız etti seni, ‘Babam’ diye beni gösteriyor sana.”

Babasıymış… Girmiş koluna kızının sıkıca. (Bir babanın sıkıca sarılması nasıl bir duygu acaba?) Öyle ya, kalabalıktı pazar yeri, kopmamalıydılar o kalabalıkta birbirlerinden.

“Özürlü de nasıl laf be amca? Hem ne kusuru?” dedim babaya ve kızına döndüm yine. Gülümsedim yüzüne ne diyeceğimi bilmeyerek.

“Ah be güzelim keşke anlayabilsem seni,” diyebildim sadece.

Devam etti anlatmaya bir şeyleri. Kolum elindeydi hala, sıkı sıkı tutmuş sarsıyordu da üstelik. Ben de onun kolunu kavradım ve sıktım hafifçe, sevgi belirtisi mahiyetinde. Kendisini önemsediğimi anlamasını istedim. Gerçekten önemsemiştim, önemsemeden edemezdim.

Kızım için aldığım bazı şeylerin torbasını öylesine sıkıştırdığım kol çantamın yarıya kadar açık kalmışlığını o an fark etmiştim. Tuttu torbanın dışarıda kalan kısmından ve bir şeyler söylemeye çalıştı yine… Yine ve yine. “Anlamıyorum seni… Anlayamıyorum. Keşke anlayabilsem” dedim gözlerinin ta içine bakıp, diğer yandan umutsuzca sallayarak başımı sağa sola. “Ne var bunda diye soruyor, merak etti herhalde” dedi yaşlıca amca. Belirtmeyi de ihmal etmedi bu sefer “Sen konuş, ‘O’ seni anlar,” şeklinde… Sevinmiştim aslında anlıyor olmasına söylediklerimi.

“Kızım var benim de. Onun için aldığım ufak tefek birkaç şey var içinde” diye cevap verdim babasının bana “Özürlü O” diye takdim ettiği kızına… Aklımdan da “Çantamda O’na hediye edebileceğim bir şey var mı ki?” diye geçiriyordum bir yandan. Henüz o gün aldığım sarkaçlı küpelerimi anımsadım ve gözlerinden kulaklarına kaydırdım gözlerimi. Baktım, delikti kulakları. Bir çift küpeyi taşımaya hazır olmalarına çok sevinmiştim. Sevinir mi ki, diye geçirdim içimden. Sevinmesini istiyordum çünkü, mutlu olmasını. Belki geçici mutluluk olacaktı bu O’nun için ama olsun. Mutlu olsundu. Hafızasında kalmak istiyordum. Neden? Çünkü “O” benim hafızamda yer edecekti.

Karmaşık olan ve sanırım içinde bir tek benim olmadığım çantamdan buldum şıkır şıkır küpeleri. Uzattım, isminin Zehra olduğunu öğrendiğim O’na… Sevindi gördüğüne. Çok sevindi… O kadar ki, tuhaf ve gürültülü sesler çıkararak gülümsedi. Gülümsemeye çalıştıkça tükürükler çıkıyordu dudak kenarlarından. Tiksinmedim, belki de ilk kez bir insan tükürüğünden! Kolumu bıraktı kendisine sunduğum süslü püslü küpeleri almak için. Babası da mutluydu şimdi. Gülümsedim son kez, omzuna dokundum bana verdiği sıcaklığı kendisi de hissetsin diye. Bir şeye ihtiyaçları olup, olmadığını sordum amcaya, teşekkür etti “Yok kızım, Allah senden razı olsun evladımı mutlu ettin. Senin de yavrun hep mutlu olsun,” diye dua etti. Allah iyi insanlarla karşılaştırsın’mış beni… Amca öyle söyledi… Canım amcacım…

Gülümseyerek tekrar dönmek üzereyken tezgaha seçmek için çileklerimi, sırtıma dokundu bu sefer Zehra. Hayır, hayır sarıldı sıkı sıkıya. Nasıl da sıcaktı yine.

“Sevdi seni, sevdi,” dedi yaşlı amca.

“Ah be amcam ne diyeyim? Bunun da adı hayat işte. Kimilerinin öyle, kimilerinin böyle. Ama sen, sakın ha bırakma kızını” dedim aptalca. Yaşlı adam da, “Ne yapacaksın be kızım? Biz de bu hayatı yaşıyoruz işte. O benim hayattaki tek dalım. Bırakır mıyım hiç?” dedi oldukça umutlu… Dedi ve uzaklaştılar yanımdan kolunda sıkı sıkıya tuttuğu kızını çekeleyerek. El sallıyordu şimdi Zehra.

Arkalarından baktım, kaldım. Zehra yürümekte de zorluk çekiyordu… Ve anladım ki: Çekeleyerek götürmeye devam edecekti yaşlı amca, bana “Özürlü O” diye takdim ettiği kızını.

Derin not;

Bakmakla görmek asla aynı şey değildir. Görmek acıtır fakat görmemekten iyidir. Bana sarılmamış olsa da, babamdan öğrendiğim şeydir “Görmek”… Ve bunu seçtim ben, hayatım boyunca görmeyi. Çok şükür!

Gülcan PANDORA

 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL