Köşe Yazıları

DOST SENİ TAMAMLAYANDIR! “OMA’ya”

DOST SENİ TAMAMLAYANDIR! “OMA’ya”
Gökkuşağı Köşesi Banner

“Hayatından çıkıp giden birileri seninle bütünledikleri parçalarını da alıp giderler. Kimisi hüzündür, kimisi acı, kimisi umut, kimisi de yarım yanındaki boşluğu tamamlayandır. Yaranda sargıdır, göz yaşında mendilin, mutluluğunda aynan olur, heyecanında kalp atışın.”

***

Geçtiğimiz cumartesi en yakın arkadaşlarımdan birini başka bir şehre uğurladım. On bir yıllık güçlü bir dostluğun arasına şehirler mesafe koydular. Kalplerimiz birbirine örgülü, birbirimize sözler verdik unutmamaya dair. Ve el salladım arkasından, onu umut dolu yeni dünyasına uğurlarken.

On bir sene önce oğlum daha on sekiz aylıkken tanışmıştık Ferida‘yla. Bosna-Hersek‘ten Hollanda‘ya benden iki sene önce iltica yoluyla gelmişlerdi. Oğlunu ondan daha önce tanıyorduk ve bir gün bizi annesi ve kardeşleriyle tanıştırmak için eve davet etmişti. Onu görmeden önce gözümde ‘başında tülbent, orta yaşlı bir kadın olarak’ canlandırmıştım… Evlerine gittiğimizde bizi karşılayan kadın genç, bakımlı, modern giyimli, şen-şakrak birisiydi. Oldukça cana yakın olması ilk dikkatimi çekenlerdendi. Daha sonraları gidip gelmelerimiz sıklaştı. Oğlum ona ”oma” demeye başlamıştı (Türkçesi anneanne ve babaanne demek). Ferida da oğluma kendi torunuymuş gibi davranıyordu. Zamanla arkadaşlığımız daha da güçlendi, derinleşti. Her şeyimizi paylaşmaya başladık. Onun geçmişinden kalanlar, benim geçmişimden kalanlar, anılar, acılar hepsi paylaşılıyordu.

Buradan taşınma fikri ilk önce geçen sene ortaya çıkmıştı. Büyük kızı da Almanya’dan ev alınca artık oraya gidip gelmeleri sıklaşmıştı. Oğlu daha önce taşınmıştı oraya… Şimdi kızı da oradaydı ve torunlarına haftanın birkaç günü Ferida bakıyordu. Gelini “Gel… Sana buraya yakın ev bakalım, sen de buraya taşın,” demiş ve oradaki bir ev bürosuna yazdırmışlardı.

(Burada kiralık evler puanlama sistemine göre işlem görüyor. Söyle ki: eğer kiralık ev arıyorsan ve çok pahalı olmasın istiyorsan bir miktar para karşılığında bu işleri yapan bir kuruma yazılıyorsun. Sonra her ay puan alıyorsun ve o puanlamaya göre ilandaki evlere başvuruda bulunuyorsun. Bazen onlarca kişi aynı evi kiralamak istiyor, işte o zaman puanı çok olan evi kiralıyor.)

Bir sene sonra Ferida’ya uygun bir ev çıkmıştı. Bana geldiği bir gündü “Bana oradan ev çıktı ve ben ilk sıradayım. Pazartesi bakmaya gideceğim,” dedi. Bu benim hiç istemediğim bir şeydi.

“Deme ya! Demek gideceksin!… Bizi burada bırakacaksın öyle mi?” diye cevap verdim.

“Sen olsan benim kaldığım evde kalır mısın, doğruyu söyle? Ben de buradan gitmek istemiyorum ama hem evde yalnız kalmaya korkuyorum, hem bir ayağım sürekli çocukların yanında. Başka sansım yok, en doğrusu bu” dedi.

Haklıydı… Evi göl kenarında iki katlı, yaşlı evlerinin birinci katıydı. Üstündekiler ve yan taraftakiler yaşlı veya hasta kişilerdi. Bahçe tarafında salonu vardı ve o taraf göle bakıyordu. Tam köşede olduğu için geceleri bahçe yönü karanlık oluyordu. “Bazen salonda oturmaya korkuyorum erkenden yatağa gidiyorum. Hiç olmazsa yatak odam sokak tarafında. Bir şey olursa bağırırım bir duyan olur,” diyordu.

***

Bir yanım boşlukta kalmış gibiydim. Dışarıda bahar bütün güzelliklerini sergiliyordu oysa. Güneş yüzleri güldürüyor, yürekleri ısıtıyordu. Yer yer çiçekler açmış, dallar yeşermiş, kurt kuş yuvasından çıkmış bu mevsimin coşkusuna kaptırmıştı kendilerini. Yediden-yetmişe herkes kendini sokaklara, parklara atmıştı. Kimisi yürüyüş yapıyor, kimisi güneşleniyor, kimisi çarsıya pazara yürüyordu. Bahar uyanış demekti, diriliş demekti, heyecan demekti, umut demekti çünkü.

Bugünü rutin bir cumartesi gününden ayıran şey ise on bir yıllık bir dostluğu ayıracak olmasıydı. Evimi süpürecektim fakat işe başlamadan Ferida’ya mesaj atmıştım: “Hoi oma, ben je hier of steeds daar?” (Merhaba babaanne-anneanne, burada mı yoksa daha orada mısın?) Oğlum tanıştığımız günden bu yana ona “Oma” diye hitap ediyordu demiştim ya, ben de zaman zaman ona bu şekilde hitap ederdim. Ne bozulur, ne de karşı çıkardı.

Süpürgeyi açıp işime koyuldum. Arada gözüm telefonuma kayıyordu. Beklediğim haber kısa süre sonra geldi. “Buradayım ben, geliyor musun?” Hemen cevap yazdım “Biraz işim var, toparlayınca geleceğim sana. Tahminen kaça kadar buradasınız?” Cevap gecikmeden gelmişti. “Tahminimce iki buçuğa kadar buradayız. Bekliyorum seni.”

İçimde iki ses birbirine karışmıştı. Biri “Bir bahane bul gitme,” diyordu, diğeri “İyice saçmaladın! En yakın arkadaşını sahipsiz gibi mi uğurlayacaksın?” diyordu. İkinci sesi dinleyip işim biter bitmez yola çıktım.

Ona geldiğimde kapısı açıktı, yatağını toparlayıp dışarı çıkarmışlardı. Ufak tefek eşyaları bir çantaya koymuş, kendi elleriyle dokuduğu ve antika bir çerçeveye yerleştirdiği tabloyu yatağın üzerine koymuştu. Dış kapıdan içeri girer girmez sağ tarafta yatak odası vardı. Eski elbise dolabından başka bir şey kalmamıştı. Her yer bomboştu… İçim burkularak tam karşıdaki salona ilerledim. Orası da boşaltılmış, buzdolabını ortaya çekmiş ve tabaklarını bardaklarını yerleştirdiği beyaz dolabından başka bir şey kalmamıştı. Salonunun penceresinden bahçede telefonda konuştuğu gördüm. Salondan bahçeye açılan kapıdan yanına doğru yürüdüm… Arkadaşıyla konuşuyordu ve benim geldiğimi söyleyip kapattı telefonu. İçim dolup gelmiştim…

“Ahh ahh, bittim vallahi, taşınmak çok zor çok,” dedi. “Anlıyorum” diyebildim titrek bir sesle. “Kahve hazırlayayım ikimize” dedi, ayağa kalktı. “Aslına bakarsan bir yanım gelip seni görmek istedi, öbür yanım da gelmemek,” derken sesim artık iyice titriyordu. “Neden böyle düşündün ki?” diye sordu. “Çünkü buna dayanamıyorum,” diyebildim.

O içeri kahve hazırlamaya giderken kendimi sıkmayı bıraktım. Sessizce gözlüğümün altından dudağımın kenarına kadar süzülen damlaları o gelmeden sildim. Kahveleri masaya koydu, bir sigara yaktı. Elinde ıslak bez ile arada: bir yerleri siliyor, bir yanıma gelip oturuyordu. İçeriden getirdiği pekmezi, balı çıkarıp önüme koydu. “Bunları götür,” dedi. Arada da bir şeyler getiriyordu. “Şunlar sana lazım olur mu, perdeleri sana bırakayım mı?” deyip duruyordu. O, giderayak hala bana bir şeyler bırakmak isterken benim bir yanım gittikçe boşalıyor, eriyordu. “Gidip yiyecek bir şeyler alayım sana, ne yersin?” dedim. “Gözlemeyle, ayran al… Biraz başım dönüyor, yine tansiyonum düştü sanırım,” dedi. Getirdiğim gözlemeyi ayakta yiyerek ortalığı toparlamaya devam etti. Oğlu ve damadı geldiklerinde artık son dakikalarımızdı… Kalan eşyaları arabalara yükledik birlikte. Bana bıraktığı birkaç parça gereci onların minibüsle bizim binanın önüne kadar getirdiler.

Artık ayrılık vaktiydi. Artık Ferida başka bir hayata kanatlanmış uçuyordu buralardan. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Telefonum çalmayacak, “Yemek hazır oğlanı al, gel” demeyecekti bir daha. Ya da “Ben geliyorum, ne yaptın?” diye sormayacaktı. Uzun uzun kahkahalarımız olmayacaktı ya da diz dize oturup ağlamayacaktık, artık geride bırakılmış dertlere. Birbirimize sarılıp ağladık… “Geleceğim sana merak etme,” dedi son kez el sallarken.

***

İyi dostlar hayatımıza kolaylıkla gelmezler ama geldiklerinde de kolaylıkla çıkmazlar hayatlarımızdan. Araya mesafeler girer ama yüreklere düğüm atılmışsa bir kere, ancak o düğüm çürüdüğünde biter her şey.

Bir şey söylemeden anlayan, gitse de hep kalan dostlarınız olsun sevgili okurlarım. Bu hafta biraz hüzünlendim af ola…

Birgül SOLMAZ

YORUMLAR (4)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

  1. Ayşe Umut diyorki:

    Kalpleriniz bir olunca belki bu ayrılık size özlem gidereceğiniz buluşmalar ve daha farklı yeni anılar getirir Birgül… dostluğu ne güzel anlatmışsınız..

    • Birgul diyorki:

      Çok teşekkür ederim Ayşe. Özlemekte sevginin bir parçası tabi ki. İnsanın canını acıtan artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamaması. Alışkanlıklar diyelim. Yoksa dost dosta gönülden bağlıysa mesafeler engel koyamaz.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL