Köşe Yazıları

DEMEDİ Bİ’MİLYON, DEMEDİ Bİ’MİLYON!

DEMEDİ Bİ’MİLYON, DEMEDİ Bİ’MİLYON!

Doğum haberini alır almaz Şifa Hastanesi’ne koştum. Cüneyt Abi’nin masallarını daha anne karnındayken yazıp hazırladığı ikizleri Dünya’ya gelmişti. “Bimiyorum ki…” diyordu “Baba olmak nasıl bir şey?” Ne bilsindi, almamıştı ki kucağına, bakmamıştı ki gözlerine, hissetmemişti ki sıcaklığını, kokusunu. Hissederdi belki insan diye sormuştum. Daha baba olmadan torunlarına anlatır gibi masallar yazıyor, anlatıyordu masal ağacının gölgesinde. Masal Dede. Gel izni çıkmıştı da yola koyulmuştum işte. Zaten Kadıköy’deydim, Moda burnundan Caferağa’ya yürümesi ne kadar sürerdi ki; on dakikaya oradaydım. Öyle değildi işte. Öyle eli boş, götü yaş gidilmezdi. Onlardan önce masallarını okuduğun bebeklerdi. Hatta isimleri Ayşe, Ali filan olacaktı o aralar ona kalsa. Basit olacaktı, sade yani. İsimden gol yemesindi çocuklar. Nesi vardı Ayşe’nin, Ali’nin, Ahmet’in değil mi? Öyle olmadı. Çınar oldu, Rüzgâr oldu, ne güzel. Bir kız, bir erkek oldu. Çınar ve Rüzgâr kardeş, hem de ikiz kardeş oldu işte. Ne güzel oldu.

Şifa Hastanesinin önünden geçip indim Haldun Taner Sahnesinin önüne. “Demedi bi’milyon!” yok! “Demedi bi’milyon, demedi bi’milyon!” yok. Bir çingene kızı aradım, demedi. “Demedi bi’milyon.” diyen bir çingene yok. Haldun Taner’in etrafını tavaf ettim. Bir Karaköy iskele meydanından, Beşiktaş iskele meydanına, bir Beşiktaş iskele meydanından Karaköy iskele meydanına; bir konservatuvar tarafından, bir Haldun Taner tarafından döndüm durdum. Her zaman olur, mutlaka olur. Nergis olur, karanfil olur, gül olur. Mutlaka bir şey olur, ama illâ da bir çiçekçi kız olur. Çiçekçi kız olması da şart değil ama onlar diyor “Demedi bi’milyon!” diye. Yok işte. Belki vergi dairesi yolunda? Yok. Çiçekçi mi yok, git bir çiçekçiye bir aranjman neyin yaptır git, bi kolonya, bi zıbın neyin al bebelere değil mi? Cepte var, beş lira. Borç alacak Corç bakıyorum Kadıköy sokaklarında, yok. Gelmişim Bostancı’dan yürüyerek, gözüm yememiş de Corç’tan borç kredimi dönüş için yol parası alarak tüketmişim. Ne yapayım, ne edeyim, ne bileyimdi? Fare kostümümü beğenmemişim bir boka benzetememişim de hoplaya zıplaya ağladığım antrede müsamereye çıkmak istemeyen çocuklar gibiyim. Gitmeyeyim daha iyi. N’olacak zamanı gelir alırım bi çiçek, bi hediye giderim; hatta çok param olursa altın bile takarım. Daha çok olursa ikiz altın bile takarım ki. Ağlamaklı yürüdüm, kalabalığın arasında. Dünya başıma yıkılmış sanırsın. Ağır Roman filminde Ağla Sevdam çalıyor da, Sâlih kanlar içinde yürüyor karanlık sokakta. Herkes bana bakıyor, geçenler dönüp dönüp bakıyor. Bebek karşılamaya gidecekmiş cebinde beş lirayla diyorlar herhalde. Utandırıyorlar, fena halde ayıplıyorlar beni. Osmanağa Camii’nin müezzini ezan okuyor, günaha sokuyor beni kesin. Kesin beddua ediyordur, cemaati beni taşlamaya filan çağırıyordur. Gitme. Yok olmaz heyecanına yenildin yola çıktın bi kere, gideceksin. Yan yattı, çamura battı, sular kesikti çalışamadım filan desen? Dur diyeyim diye telefonu çıkardım. Ödemeli arayıp bir de yan yattı çamura battı sular kesikti çalışamadım desem çok belli olmayacak mı? Zaten bütün Kadıköy’de meşhur bir grafiti olmuş çaresizliğim, parasızlığım. Hem de nasıl renkli!

Şifa Hastanesinin önünde bir sigara içeyim, girerim dedim. Son dal sigaramı içerken hastane girişinin hemen karşısında çiçekçi. Sigaramı içene kadar ben dükkânı kestim, dükkân beni. Sokağın parke taşlarını yürüdüm gözlerimle. Çiçekçinin üç basamaklık kot farkı fakir duygularımı kucakladı. Sigarayı somurup attığım gibi hızla girdim içeri. “Merhaba” dedim. Merhaba derim hep. Onda bir şey yok. Asıl mesele sonra ne dedim? “Çiçek alacağım.” Dedim. Tabii, nasıl bir şey olsun? Tek olsun dedim. Tek olsun, bir tane olsun, benim olsun, biricik olsun. Neymiş tek olurmuş biricik olurmuş, özel olurmuş filan. “Param yok, demet alamıyom, aranjman yaptıramıyom, yanına bi kart, bi hediye neyin iliştiremiyom,” demiyo da, “cik diyo, biricik” diyo. Ne diyeyim beş liralık mı diyeyim? Dedim lan! “Rıhtımdaki çingenelere baktım yoklardı” dedim sonra. Kirli bir mendil, hatta kağıt havlu, tuvalet kağıdı gibi aranjman yaparken çekip attığı yerde kartonun üzerinde biricik duran beyaz, biricik orkide çiçeğini Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur diyerekten pembe şemsiyesiyle yürürken mendili feslinin önüne bırakmış kadının arkasından mendili nazikçe amma kadının götüne de bakarak alan fesli gibi aldı çiçekçi adam. Ne sapı var, ne yaprağı. Tutacak yeri yok lan çiçeğin. Koyun götüne sokulan karanfiller bile daha münasip yani. At sikine kelebek değil de minikcik biricik nazar boncuğu kondurdu mavi kelebek kurdelesini de ekledi de verdi elime. “Al” dedi. Sanat sanat dedi. Orkide kaliteymiş, anlamlıymış. Beş lira! Aldığım gibi üç basamak cemiyet seviyesine çıktım. Ben olsam hastane kapısından sokmazdım beni. Danışmadaki hostes kız insaflı çıktı da yolu bile gösterdi bana.

Odaya girdiğimde Cüneyt Abi Çınar’la Rüzgâr’ın altını üstüne getirmişti. Öyle de kokuyordu. Nâzım’ın dediği gibi “Hâylice müşkül bir zanaattı babalık zanaatı da.” Hoş gelmişler, sağlıkla, güzel ömürleri olsun, Derya’lı Cüneyt’li deyip elimdekini Derya Abla’ya uzattım. Çiçekçi doğru söylemişti. Anlamlıydı. Derya Abla’yı bu anlam içre bırakıp ziyaretin kısa olanını çekip yola koyuldum. Kısa olanı çektiğim için dönüş yolum tabandı, vaydı. Caferağa’dan Altıyol’a değil de rıhtıma yürüdüm. Deniz görecektim, rüzgâr çarpacaktım yüzüme. Çingene kızlar darbukalı tefli göbecikli biricikli diyordu  “Demedi” diyordu. “Bi’milyon!”     

Can ANAR

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL