Gökkuşağı Köşesi

“DEĞERLİ BİRİ”

“DEĞERLİ BİRİ”

“Kaldır gözündeki perdeyi, karanlık çıksın kalbinden, gökkuşağının tüm renkleri girsin içeri.”

Hayatımı; öğretilmiş yaşamlar, yaşantılar üzerine inşa ederken içimde huzursuzluk büyümeye başlamıştı çoktan. Büyümeden, ben olmadan bir kılıf geçirmeye başlamıştım kendime. Öğretilmişliğin verdiği bir kanun gibi.

İnsan nedir, cinsiyet nedir, sevgi nedir, ilişki nedir…? Sorgulayamadan, tanımadan, kendimi tanımlayamadan; kadınsan erkekle, erkeksen kadınla romantik ilişki kurabilirsin. Doğrusu budur, ötesi yok! “Taşlanırsın, dışlanırsın!” diye korkutulduk hep. Başka türlü adım atmaya çekindik. Uzaklaştık duygularımızdan, hislerimizden, kendimiz olamadan başkalaştık.

Yıllarım; çocukluğum, ergenliğim sorgulayamadan hislerimi, düşünmeden geçti. Keşfedemediğim benliğimi ben tanımazken başkalarına anlatmaya çalıştım. Üstüme geçirdiğim elbiseyi o kadar özene bezene hazırlamıştım ki, en iyi terziden bile daha iyi olmuştum. Çünkü herkes kendime diktiğim o kılıfı sevmiş, kabul edilebilir görmüştü.

Öğretilmiş olanların ne kadar kötü olduğunu anlamam, otuzlu yaşlarımın başına kadar sürdü. Şimdi dönüp geriye baktığımda: “Üzerimde ne ağır yükler taşımışım.” İlk yükü aldığımda henüz 3-4 yaşlarındaydım. İnsanın bedenini, organlarını, cinsiyetini tanımaya başladığı yaşlarda. Kendi kendime dokunduğum ilk anda bir çift gözden ayıp-hata-yanlış bir davranış sergilediğim hissettirildi bana. Daha okuma-yazma dahi bilmiyor, çocuk olmanın bilinciyle yaşamam gerekirken birden yetişkin gibi hissettirildim.

Şimdilerde düşününce; Ayıp neydi? Hata neydi? Yanlış neydi? Bunların anlamlarını gerçekten bilmeyen bir toplumda yaşamanın bedeli, bu kadar ağır mı olmalıydı?

Daha çocuk yaşlarda kendime ket vurmaya, duygularımı engellemeye başlamıştım. Bu yüzdendir belki de “Ben”i yaşamak yerine “Ben”li kılıflarla yaşamaya başlamam.

Taktığım pembe gözlüğümle yüzüm hep gülüyordu. O gülüş beni mutlu, hayattan zevk alan biri gibi gösteriyordu. Duygularımı o kadar derinlere atmıştım ki sorsalar kendimi mutlu hissediyorum diyebilirdim. İstediklerimi yapamadığım, hissettiklerimi söyleyip kabul ettiremediğim için var olan benliğime “Elindekiyle yetin!” diye telkinde bulunarak ilk pasif-agresifliğimi yapmış olabilirim. Ergenliğime kadar öğretilmiş çaresizliklerim benimle böyle devam etti.

Ne zaman liseye başladım ne zaman başka hayatlar yaşayabilen yaşıtlarımla daha çok zaman geçirmeye başladım. İşte o zaman başladı gerçek sorgulamalarım. Bu sorgular kendimi bulmaktan çok farklılıklara karşı bir direnç göstermemdi. Koskoca dört yıl bu sorgulamalarla, gerçek hislerimi bastırmakla geçti.

Değişimin başlayacağı, dümeni kırarak şerit değiştireceğim 18 yaşıma bastığımda, gittiğim bir yaz tatilinde, bastırdığım duyguları yaşayan insanları gördüm: “Yalnız değil miyim? Yanlış değil miyim?” diyerek perdelerimin yavaş yavaş aralandığını, biraz olsun nefes alabildiğimi hissettim. Griye boyadığım ruhuma gökkuşağının renkleri sızmaya başlamıştı. Bu duruma karşın içinde yaşadığım genel yargılar hapishanesinden çıkmayı bir süre daha reddettim.

Farklı bir şey olduğunu hissediyordum yine de. Gökkuşağının renkleri kök salmıştı içime. İçten içe hücrelerime nüfuz etmiş, duygularımla mücadele etmeye başlamıştı bile. Ruhumdaki bu savaş hazırlığını sürdürüyorken yaşım 20 oldu. Ekonomik özgürlük de geldiğinde içimdeki savaş, hazırlığını bitirmiş beni alt üst etmek için ciddi anlamda güç kazanmıştı. Tek sorun, benzer duyguları hisseden, örnek alabileceğim insanlar yoktu etrafımda.

Gizli saklı araştırma yapabilecek cesareti bulduğumda işe koyuldum. Şu anki aklımla yaşadığım anılarım beni gülümsetse de o zaman için ciddi bir aksiyondu bu. O anın heyecanını hala çok net duyumsuyorum. Bunlar benim için büyük adımlardı. Bir iki adım yol gitmiştim ama birkaç yıl daha benlik hapishanesinde yaşamaya devam ettim.

O sınırın en uç kısmına giderek, benim için gerçek sevgiyi hissedeceğim ve benim gibi hisseden insanları bulabileceğim bir internet sitesi keşfettim. Başlangıçta sadece sanal yazışmalar, sonra bir adım daha ilerleyerek yüz yüze görüşmeler… Bu cesareti toplayabildiğimde yaşım 25’ti.

25 yaş, içine düşeceğim bireysel devrimimin ilk adımıydı. Öncesinde üzerime geçirdiğim toplumsal yargılarla süslü olan kılıf, beni günden güne huzursuz etmeye başlamış “Ben” olmanın paha biçilmez özgürlüğüne itmişti.

Bu ikilemle yaşarken “Ben”i seven, sevecek olan insanla karşılaştım. Sadece gerçek sevginin ne olduğunu değil, yanlış olmadığımı da hissettirdi bana. Bu durum kendimi kabullenişime, gökkuşağının bir parçası olduğumu iyice algılamama yardımcı oldu. Gökkuşağının renkleri ruhuma, bedenime işlemişti. Gözlerimdeki perde kalkmış; canlı ve cıvıl cıvıldı ruhum, benliğim.

Ancak bu mutlu birliktelik öğrenilmiş çaresizliklerimden, ikili cinsiyet kavramlarıyla baskılar yüzünden çok uzun sürmedi. Ya bu çaresizliğe boyun eğecek ve ailemle birlikle yaşamaya devam edecektim ya da ailemi karşıma alıp bu hayata devam edecektim. Nitekim kimseyi kaybetmek zorunda kalmadan sessiz ve derin bir hayatı yaşamayı seçtim. Bu ikilemi hayatımdaki insana zamanında dile getirmememin bir sonucu olarak onu kaybettim.

Öğrenilmiş çaresizlik 1– 0 Ben

Toplum baskısı kazanmış, ben birçok kez kaybederek tüm sıfırları toplamıştım. Tek farkla; gökkuşağının renkleri içimde savaşmaya devam edecekti. Ve günü geldiğinde kaybettiğim tüm savaşlarda topladığım sıfırların önüne kendimi korkmadan, gizlemeden koyacaktım.

Tüm sıfırlarınızın önüne kendinizi koyduğunuzda; sıfırın “değersizlikten” kurtulup bir değere sahip olabileceğini matematik derslerinden öğrenmiştim.

İşte ben sıfırların önündeki o değerim artık.

Ben değerliyim.

Ben Biriyim.

Bir’im.

YORUMLAR (2)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

  1. Enes Duran diyorki:

    Çok güzel bir anlatım dili olmuş yaşadığımız çağın geriye dönüp baktığımızda daha karanlık yıllarında kendi ışığımızı bulmamızı bu kadar güzel anlatabilirdin ancak. 🏳️‍🌈

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL