Köşe Yazıları

Çocukluğum-2 “BABAM”

Çocukluğum-2 “BABAM”
Gökkuşağı Köşesi Banner

Merhaba sevgili okur. Bir önceki “Çocukluğum-1” başlıklı yazımda babamla ilgili bölümde kalmıştım, hikayenin kalanına bu yazımda devam etmek istiyorum.

Babam Fatih Belediyesinde iç hizmet şoförüydü. İş yerini sık sık ziyarete giderdim, arkadaşları beni görünce “Vay, Muhsin’in oğlu musun sen, gel bakalım,” deyip başımı sıvazlar, sevgilerini eksik etmezlerdi. Belediyenin berberi nasıl olsa babamın arkadaşı diye, gitmişken bir selamla saç traşımı oluverirdim orada. Lokanta kısmı desen, yemeğimi aşçı amca bol kepçeden verirdi. E tabi bunlar babamın sevildiği ve saygı duyulduğu anlamını taşıyordu ve ben bunu o an, çocuk yaşta çok anlamlandıramasam da, oldukça değerli hissettiğim aşikardı. İşyerini ziyaretlerimden hiç vazgeçmedim… Zaman zaman babamın kullandığı Bedford kamyonla İstanbul’un caddelerinden geçerken, kocaman koltuğuna kurulup o tıs tıs sesi ve ara gazının heybetiyle yolculuk ederdik. O zamanki adıyla Halkalı çöplüğüne çöp dökmeye gittiğimiz bile olmuştu babamla. Kamyonun damperi gürültüyle çöpleri dökerken martılar bayram ederdi. Meraklı gözlerle etrafa bakınırdım, sık sık gazetelerde ‘buralarda çantalar dolusu paraların atılmış olduğu’ haberleri çıkardı. Hatta insan cesetlerinin olduğu bile… Parayla değil de, cesetle karşılaşmak benim için büyük bir travma olurdu herhalde. O çöplük 1994’te Toki siteleri oldu, nereden nereye değil mi?

Babam, kah belediye başkanının şoförü, kah belediye ambulansının ve daha bir sürü, bir sürü aracın. Aralarında en sevdiğim ise küçücük, mavi renkli Suzuki marka zabıta cipleri idi. Maviyi çocukluğumu hatırlattığından mı bilinmez hala çok severim, içim kıpır kıpır olur o rengi görünce. Şairin de dediği gibi “Mavi huydur bizde.”

Bilmeyenler için söyleyeyim Kemal Sunal’ın “Gülen Adam” filminde de gördüğümüz ciptir o. Baba şoför olunca tabi büyüyünce ben de şoförlüğe kesin gözüyle bakıyordum da, olmadı…

Üzgünüm ama hiçbir şey yerli yerinde durmuyor yazık ki. Vatan caddesindeki Migros’un olduğu yerde kocaman bir lunapark vardı. Koşup koşup çarpışan otolara binme sevdam buradan geliyor. Yaşım 40 oldu hala binerim ve çocukluğumdan beri kimseye çarpmadan sürmeyi de marifet sayarım.

Şoförlük mesleğini babama sorduğumda çok şikayet ederdi. Bakımsız, kışın kaloriferi çalışmayan, tabanı çürümüş bakınca asfaltın göründüğü belediye arabalarını kullanmaktan sinir hastası olmuştu adamcağız. Başkasına sorsanız, “Ooo, en rahat iş,” der belki de.

Zabıta demişken yazın su sattığım zamanlar geldi aklıma. Evin aman aman olmasa da bir ihtiyacını gidermek yani bir işe yaramak hissiyatı mutlu ediyordu beni. Evin pazar harçlığını annemin eline vermek, annemin takdirini almak müthiş bir duyguydu. Şimdilerde Historia AVM olan eski İskenderpaşa daimi halk pazarında elimde ufak bir şişeyle başladım su satmaya. Ekseriyetle de pazarcı esnafına satıyordum. Daha sonra büyük bir termos aldım, hem de çeşmeli ve içine kocaman buz bile koyabiliyorsun. Bu iş için en iyi yer Aksaray/Alibeyköy minibüs duraklarının olduğu yerdi. Taburemi alıp oturdum mu, gelsin müşteriler: “Buuzz giibii sooğuuk sudaaann içeeen! Abi, soğuk değilse bedavaa!” Annemin mesleği terzi olduğundan bana bir de iki cepli önlük yapmıştı. Biri bozuk para, diğeri kağıt para içindi. Bazen üstü, başı perişan korkutucu ağabeyler gelirdi su almaya “Bi su ver lan,” dediğinde “Acaba paramı verecek mi?” endişesi yaşardım. O zaman plastik, karton bardak ne gezer? Bir cam bardakla yüzlerce kişi içerdi. Üstelik müşterinin en sık sorduğu “Bardağı çalkaladın mı?” sorusuydu, “Tabi abicim iki defa” demem müthiş ikna ediciydi. Minibüs şoförleri çağırırdı bazen “Oğlum su getir bakayım,” ‘hemen abi’ deyip minibüsün şoför mahali camından yukarı doğru suyu uzatır, paramı beklerdim.

Bir gün hiç unutmam çarşamba pazarındayım. Termosum önümde, taburemde otururken parlak bir ayakkabı belirdi gözümün önünde. Kafamı yavaşça kaldırırken karşımda dikilen kişinin uzun boylu birisi olduğunu bitmeyen üniformasından anladığım zabıta abi gelip “Kaldır oğlum oradan” demesin mi? Beni aldı bir panik, hemen babamın ismini söyledim: “Ben şoför Muhsin’in oğluyum abi,” dedim. İlk başta hatırlayamadı tabi hangi Muhsin diyecek oldu, “Haa, bizim deli Muhsin,” demesin mi? Açıkçası pek yadırgamadım, hatta gurur duydum diyebilirim. Çünkü babamın deliliği bozuk düzene ayak uydurmamasından geliyordu. İşyerinde sarı sendika ağalarıyla ve eksik ya da geç yatan maaşlara ses çıkartan olmayınca hep babam öne atlar, bağırır çağırırmış yönetime. Zabıta şoförlüğü döneminde tezgahları dağıtılan, mallarına el konulan işportacılara çok üzülür, kalbi dayanmazmış. Bunun için çok kavga edermiş ve sonunda geri verilmesi için zabıta amirlerini ikna edip bir kaç garibanın duasını alırmış. Bunu bana sonradan annem anlatmıştı. Bu “Deli” lakabı, haksızlığa tahammülü olmayan bir adamın karşısına alem-i cihan çıksa yakasına yapışacak olmasından geliyordu yani.  Yani bir nevi “Ben bu oyunu bozarım,” felsefesi.

Eray SARGIN

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL