Köşe Yazıları

ÇOCUKLUĞUM – 1

ÇOCUKLUĞUM – 1
Gökkuşağı Köşesi Banner

Çocukluk yıllarımın geçtiği Fatih’te 80’li yılların sonuydu. Oturduğumuz sokak bir akarsu misali Vatan caddesi deniziyle buluşurdu. Denize benzettim, çünkü: sadece resmi geçitlerde trafiğe kapatılan cadde, çocuklar için deniz coşkusu yaratırdı.

Mahalledeki teyze ve amcaların “Topunuzu keserim, gidin başka yerde oynayın,” dırdırından uzaktık. Biz çocuklar alabildiğine koşup coşar, topunu kapıp caddeye fırladığı devasa geniş alanda taklalar atar, bir taraftan da asfalta kulağımızı dayayıp, tankların palet seslerini duymaya çalışarak yaklaşıp yaklaşmadıklarını kontrol ederdik. Tankların gelişi oyunu bitirirdi. Sonra hazır ol’da durma ve selamlama seremonisi.

Dedim ya sokağımızın kendine has farklı bir özelliği vardı. Havlucu isimli bu sokağı garip bir şekilde paralel olarak ikiye bölen, tek katlı gecekondu evlerinin oluşturduğu saklı bir ara sokak daha vardı mesela. Biz oraya “Arka mahalle,” diyorduk. Toprak zemini ve ağaçların bahçeli evlerden dışa taştığı bir “Alice Harikalar Diyarı” idi bize göre. Ah bir de o ağaçlardan sarkan meyveleri almamıza izin vermeyen Gargamel karakterli amca olmasa… Ve onun bizi yakalayıp evinde hapsedeceği, hatta bizi yiyeceği korkusu!… Sırf bu yüzden ağaçlara tırmanma kabiliyetim eksik kalmıştır. Neyse ki ağaç tepelerinde olmasa da yerde işler yolundaydı. Arka mahallenin tesadüfen korunmuş toprak zemininde misket oynardık. Ne keyifliydi. E tabi kavgalar da olurdu bu oyunda. Başka mahalleden gelen çocuklar kapışırlardı bizimle. Zorbalık yaparlar, bazen misketlerimizi çalıp kaçarlardı ansızın. Bizde oyun biter mi? Bulduğumuz uzun, kalın bir çiviyi toprağa saplayarak oynanan ‘yılan’ isimli zeka oyunu vardı mesela. Bu sayede sabretmeyi, karmaşık yollardan ve engellerden nasıl kurtulacağımızı öğrenmiştik belki de.

Hele saklambaç, en sevdiğim… Saklambaç oyununu kazanmak için en ideal yerlerden biriydi o arka mahalle. Aslında oyunu kazanmak için sobelemek değil de, ebeyi cezalandırmak ve hava kararana kadar bekletiyor olmak, usandırmak bizde kazanma duygusu yaratıyordu . Çok iyi saklanırdık… Sobelemek yoktu aklımızda, sadece saklanmak. Başarı diye gördüğümüz şey sınıfta öğretmene görünmemek için parmak kaldırmamaya kadar gitti hatta. Saklambacın öğretisini yanlış mı algıladık ne?

Bir de açıkçası ben yaramazlık yapamazdım. Zile basıp kaçan çocuklardan olmadım hiç. Kaçmadım da… Kötülük gibi geliyordu bana büyükleri kandırmak, aldatmak. Ama zile basanlarla gezerdim hep ve onlar basıp kaçtığında kaçardım ben de mecburen. Bir çeşit gönülsüz ortaklık gibi aslında. Sürüklenme belki de. Bir gün o arkadaşlarım beni de kandırdı. Bir apartmanın merdivenlerinde kalabalıkça otururken aniden kaçmaya başladılar. Ne olduğunu anlayamamış, öyle saf saf duruyordum apartmanın kapısında. Yukardaki bağırtıya kafamı kaldırmamla başımdan aşağı boca edilmişti su. Meğer zile basıp bana haber vermemiş haytalar. Kandırıkcılarla gezersen seni de kandırırlar tabi n’aberrrrr?

Çocuklar kimi zaman büyüklere özenip satıcılık yaparlardı. Bazen oyuncaklarını satmaya çalışırlar, bazense niyetçilik falan yani. Hatta alışveriş de yapardık, gerçi takas demek daha doğru olur burada.

Mahallemizden geçen elma şekerci amca bize eski patlamış top ya da yırtık plastik terlik karşılığında elma şekeri verirdi. Verdiğimiz eskileri bir çırpıda bıçağıyla param parça eder, sepetine atıverirdi. İlginç değil mi? Ortada para yok, eskimiş patlak bir top veriyor, karşılığındaysa şeker alıyorsun. Halbuki verdiklerimizi geri dönüşüme satarak paraya çevirirmiş adam, bunu büyüyünce öğrendik. Bu parasız alışveriş hoşuma gitmiş olacak ki bunu kendime iş edinip arabaların altında kalmış, patlamış top arar-bulur evde biriktirir, şekerciyi sokağın köşesinde görür görmez eve koşardım topları almaya. Bazen top kalmadığında kapı önündeki terliklere göz dikerdim. Annemle yaptığımız evdeki bir çift terliğin eskimiş olduğunu düşündüğüm tartışmayı hatırlıyorum: “Oğlum yeni o terlikler, bırak onları” dese de benim gözümde değersiz ve eskilerdi elma şekerinin yanında. Babam mı? Babam işteydi, henüz eve gelmemişti ve bu pazarlığı bilmemesi daha iyi olurdu zaten. Yoksa elma şekeri kafada nasıl kırılır bunu öğrenebilirdim.

Babam genel olarak sinirli, kavgacı, bazense annemden de iyi ve yufka yürekli bir adamdı. Birgün hiç unutmuyorum bir sahur gecesinde çay kaşığı seslerine ve börek kokusuna uyandığımda annem: “Yat oraya” der, babamsa dayanamaz “Gel oğlum, gel yavrum,” diyerek elleriyle beslerdi oruç tutmasam da. Yani bahsettiğim gibi kavgacı ve sinirli olan babamın, yerine göre şefkatli de bir tarafı vardı. Açıkçası dayağını da çok yedim fakat yaramazlıktan değil de, ona göre hatalarımdan idi bunun sebebi. Ve inanır mısınız, ben hala hata yapmaktan korkarım. Babam olmasa dahi…

Geçmişin anısına saygıyla!

Eray SARGIN

YORUMLAR (3)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

  1. Hatice Karataş diyorki:

    Benim de aklıma çocukluğum demeyim de orta yaş 30 ve 40 lar diyelim. Dilimde hep o şarkı “ Telli telli telli şu telli turna ve hepimiz büyüdük ve kirlendin dünya” Biz büyümeseydik ve çocukluğumuz kadar güzel kalsaydı Dünya…

  2. Çocukluğum-2 “BABAM” – Etken Medya diyorki:

    […] sevgili okur. Bir önceki “Çocukluğum-1” başlıklı yazımda babamla ilgili bölümde kalmıştım, hikayenin kalanına bu yazımda devam […]

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL