Köşe Yazıları

“BİZDE SABIR BİTTİ, SİZDE VİCDAN YOK”

“BİZDE SABIR BİTTİ, SİZDE VİCDAN YOK”

Selam sevgili okur… Biraz içimi dökmek istiyorum ama bunaltmam umarım. Biliyor musun bu aralar markete, pazara, oraya buraya gitmekten, kısacası alışveriş yapmaktan haz almıyorum. Çünkü her alışveriş esnasında ve sonrasında sinir küpüne dönmemek mümkün değil malumunuz. Önceleri ev ekonomisi yapmak maksadıyla ürünü almadan önce yaptığım fiyat araştırması, şimdilerde mecburiyete dönen bir eylem halinde.

Evet, şu andan itibaren yazacaklarım klişe olacak, hatta üzerinde hiç düşünmeden çala kalem yazacağım. Elbette bir işe yaramayacak, yaraması da değil derdim… Sadece yazmak istiyorum, öylesine yazmak. Hemen herkesin ortak şikayeti olan geçim derdi için kullanılan kelimeleri ben de kullanmak, bu şekilde şikayetlenmek istiyorum! Yanı sıra biraz market alışverişlerimden de bahsetmek istiyorum. Hazırsanız başlıyoruz:

Yeni yeni teknikler geliştirdim. Alışverişe çıkmadan evvel mümkün olduğunca internetten marketlerin vizyon dergilerine bakıyor ve “Ne, nerede daha uygun?” diye bir piyasa araştırması yapıyorum. Yani ihtiyacım olan ürün bir markette, diğerine nazaran daha uygunsa şayet alışverişimi bu şekilde tamamlıyorum. Serbest piyasa diye bir saçmalık var ya hani, işte o saçmalık tüketiciyi bu analize mecbur bırakıyor. Her fiyat analizi yapışımda birçoğunuzun farkında olduğu gibi gün içinde dahi mütemadiyen artan fiyatlara da artık şaşırmıyorum.

Farazi konuşuyorum: Sabah 10 TL’ye aldığınız ürün, gün sonunu 11 TL ile kapatabiliyor. Hatta bunu neredeyse tüm ürünlerde deneyimliyoruz. Bu da elinizdeki paranın an be an kan kaybettiği anlamına geliyor. Mesela bugün 100 Lira ile yaptığınız alışverişi, yarın da yapmak isterseniz üzerine en azından küçük de olsa bir miktar ekleme yapmanız gerekecektir. Çünkü fiyatlar sürekli değişiyor, değişiyor, değişiyor… Dolar yükseldikçe, artıyor… Dolar düştükç… Haa pardon, saçmalıyorum!

Zevzekliği bir kenara bırakıp serbest piyasa saçmalığına dönecek olursak örneği son alışverişimden vermek isterim: Aynı cadde üzerinde bulunan üç farklı markette mandalina fiyatlarına bakınca üçünde de birbirinden alakasız rakamlar ile karşılaşabilirsiniz. Mandalina lan bu, aynı halden çıkıyor, aynı içeriğe ve aynı vitamine sahip. Boyutları bile aynı… Hangi akla hizmet ediyorsunuz da kafanıza göre fiyat giriyorsunuz? Mersin’de 4-5 kg’ı 10 TL olan ürün, İstanbul’da nasıl kilosu 10-15 TL olabiliyor? Sahi kimse denetlemiyor mu bu fiyatları? Serbest piyasa okey de, bu kadar serbest olması normal mi? Zaten kimsenin umurunda da değil ya. Neyse…

Geçtiğimiz günlerde bir kanalda yayınlanan: İş başvurusu yaptığı fabrikanın önündeki ekmeği “Tavuklarıma vereceğim,” diye isteyen ve eve gittiğinde o ekmeği ıslatarak eşi ile birlikte yiyen emekli vatandaşın haberini duymuşsunuzdur. Hemen herkesin bu haber karşısında derinden sarsıldığına eminim. İnsan bu gibi haber karşısında vicdanını sorgulamaktan kendini alamıyor maalesef. Sanki suçlulardan birisi de kendisiymiş gibi. Kaç kişi bu şekilde düşünüyor kendini sorguluyor gerçekten merak ediyorum? Şimdi kalkıp da şöyle yapalım, böyle yapalım vik vik vik şeklinde ahkâm kesmeyeceğim tabii, çünkü ben ekonomist falan değilim, hiç anlamam, ayrıca beni de aşar çözüm sunmak. Fakat aklım almasa da, yine de aklımın almadığı noktaları kendimce sorgulamaya da hakkım var diye düşünüyorum. Mesela: Bir tarafta işsizlik, açlık, yokluk, sefalet… Diğer tarafta lüks, israf ve şatafat… Bu nasıl oluyor? Zenginin daha da göbeğini büyüttüğü, yoksulunsa ‘çaresizce başı elleri arasında’ çıkış yolu aradığı bir dönemde değiliz de neyiz?

Sokakta yürürken insanların tepelerinde konuşma parçalarından oluşan balonlar görüyor gibiyim:

Birinde ‘kirayı nasıl ödeyeceğim?’ yazıyor, diğerinde kredi borçları cebelleşmesi, bir diğerinde faturalar ve çocukların masrafları vs vs. İnsanlar gerçekten mutsuz, insanlar gerçekten çıkmazda. Neyi nereye ulayacağını şaşırmış vaziyette. Maaşıyla borcunu mu kapatsın, yiyeceğini mi alsın. Soba yakıyorsa ısınmak için deli gibi artmış olan kömürü mü alsın, doğalgazla ısınıyorsa kombiyi daha ne kadar kıssın? Soğuktan korumak için çocuğunun ayağına bot, üzerine mont mu alsın? Kendisine demiyorum bile. Kendini düşünemeyecek kadar yokluk içinde çünkü!

Suçlu kim diye sormuyorum, suçlunun kim olduğunu bildiğimiz için. SUÇLU’yu da tanıyoruz, GÜÇLÜ’yü de! Üstüne basa basa diyorum ki: “BEN SUÇLUYU DA, GÜÇLÜYÜ DE TANIYORUM!” Tanıyorum, tanıyorum ama ne fayda? Içime doğru patlıyor öfkem!

Parçası olduğumuz ülkenin halkı değil de, sırtından geçinilmek istenen müşterisi konumuna düşürüldük adeta. Bizler ne kadar yoksullaştırıldık ise, üst’lerin tam tersi olarak banka hesapları kabarmakta. Deli gibi vergi ödüyoruz ki hiçbir zaman hazineye girmeyen paralar bunlar? Sahi nerede bu paralar? Enflasyon almış başını gitmiş, ama hükümete sorsan: O-ooo harikayız! Tüm ülkeler bizi kıskanıyor. Açlık ve yoksulluk sınırı inanılmaz rakamlarda, ama onu da sorsan derler ki: Asgari ücretle geçinememek de ne demek?

Valla diyecek çok şey varken, hiçbir şey diyememek de apayrı bir facia. Bir şarkı sözü var ya hani:

“Bizde sabır bitti, sizde vicdan yok,” dilime pelesenk olmuş, söyleyip sövüyorum.

“Daha ne kadar, nereye kadar?” bilmiyorum… Bunu bilmiyorum fakat, bu günlerin aslında dip olmadığını biliyorum. Çok çok korkutucu değil mi, kötünün iyisini yaşıyor olmak!

Bizde sabır bitti, sizde vicdan yok deyip/söyleyip, söyleyip/sövüp, yaşamaya devam ediyorum.

Yani sevgili okur: Ruh ve Beden sağlığına sahip çık lütfen. Halkına aidiyet duygusu beslemeyen bir hükümetin vatandaşısın!

Görüşmek üzere bir sonraki yazıda.

Sağlıcakla…

Gülcan PANDORA

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL