Köşe Yazıları

BİR ŞİİR, BİR BESTEKÂR ve BİR AŞK HİKÂYESİ

BİR ŞİİR, BİR BESTEKÂR ve BİR AŞK HİKÂYESİ

Bir bahar akşamı rastladım size

Sevinçli bir telaş içindeydiniz

Derinden bakınca gözlerinize

Neden başınızı öne eğdiniz?

 

İçimde uyanan eski bir arzu

Dedi ki: yıllardır aradığım bu!

Şimdi soruyorum büküp boynumu:

Daha önceleri neredeydiniz?

Güfte: Fuat Edip Baksı & Beste: Selahattin Pınar

***

Hukukçu ve eski milletvekili olan Sadık beyin oğlu olarak 1902 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açtı Selahattin Pınar. Babası iyi bir eğitim alıp hukukçu olmasını istiyordu ama onun gönül gözü sanatkârlıktan başka bir şey görmüyordu. Yaşıtlarından farklı olarak Elinde tambur ile büyüdü. Bir süre İtalyan Ticaret Okulu’nda okudu ise de yarıda bıraktı. Musiki çalışmalarına on iki yaşında iken, Udî Sami Bey’den Ut dersleri alarak başladı.

Bir gün bir sofrada Sadık bey’e oğlunu sordular; Selahattin de sofradaydı. Sadık bey o yokmuş gibi “Selahattin çalgıcı oldu” dedi. Selahattin ayağa fırladı ve “Babacığım, rica ederim, ben çalgıcı değil, sanatkârım” diye diklendi. Sadık bey, pek sevimsiz bir küfürle yanıtladı bu çıkışı… Bunun üzerine Selahattin Pınar, ceketini alıp sofrayı terk etti. Kapıdan çıkarken döndü ve şöyle dedi: “Babacığım, bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız.” Sadık bey, yanı başında bulunan gaz lambasını oğluna doğru fırlattı. Çıkan yangını güç bela söndürdüler. Selahattin kapıyı çarpıp çıkmıştı bile… Asla baba evine dönmeyecekti.

Kaderin Kıskacında

1902 doğumlu Afife Jale, İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde okuyordu. Ama onun aklı tiyatrodaydı. Oysa Müslüman kadınlara sahneye çıkmak yasaktı. Buna rağmen 16 yaşında talebe olarak Darülbedayi’ye başvurdu ve kabul edildi.

Babası Hidayet Bey, kızını bu sevdadan vazgeçirmek için çok uğraştı. Başaramayınca sertleşti. Ona “fahişe” dediği bir gün “Benim Afife diye bir kızım yok” diye gürledi. Zaten Afife artık sahnede, “Jale” adını kullanıyordu. O da Selahattin Pınar gibi sanatı için baba evini terk etti.

Kesişen Yollar

Hicaz makamındaki o Selahattin Pınar bestesindeki gibi, “Bir bahar akşamı” rastlaştılar Afife Jale ile İstanbul Kuşdili çayırında Hafiz Burhan konserinde. Selahattin Pınar, üstadın arkasında tambur çalıyordu. Nicedir saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biriydi. Afife jale ise, Darülbedayi’de sahneye çıkarak ‘tiyatrodaki ilk Müslüman kadın oyuncu’ olarak tarihe geçmiş, ancak tiyatro zaptiye tarafından basılınca kapı önüne konulmuştu. İşsiz, sahnesiz ve kimsesizdi. Acısını yatıştırıcı haplarla dindirmeye çalışıyordu.

İkisi de 25 yaşındaydı. Belki de güftedeki gibi “İçimde uyanan eski bir arzu/ dedi ki yıllardır aradığım bu/ şimdi soruyorum büküp boynumu/ ah, daha önceleri neredeydiniz?” dediler ve evlenmeye karar verdiler.

Acının tonlarında…

Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı. Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi birlikte yapmaya çalıştılar. Evde saklambaç oynadılar, bahçede enginar yetiştirip yarıştırdılar. “Bir çocuk resmi” kıvamında şiirler yazdılar, besteler yaptılar. Pınar çaldı; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu Uyuşturucularla dolduruyordu. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştı. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife. Ama Selahattin, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu… Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu. Çok çabaladılar bu gidişi geri çevirebilmek için… Olmadı! Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife, “Terk et beni” diye yalvardı ona… “Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim…” dedi.

Ayrılan Yollar

Selahattin Pınar, 6 ay sonra Afife Jale’yi terk etti. Şimdi ikisi için de en kötü yıllar başlıyordu. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağlıyordu. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmayacağı bu kadından kısa sürede ayrıldı.

Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesinde, bir deri bir kemik veda etti hayata… Ölümü, gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti, unutuldu…

Selahattin Pınar, Afife Jale’nin ölümünün ardından paraladı kendini… Nice ölümsüz, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında “hatıralar” şarkısını seslendirdi: “Beni de alın koynunuza hatıralar/ dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar” .

1960 yılının şubat ayında müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti; doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı döşetti. Bu onun son yemeği oldu ve orada son nefesini verdi. Ebedi yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı: “Söndü yâdımda akisler gibi aşkın seheri…”

Şiirin yazılış ve beste oluşunun hikâyesi…

Sevgiliye siz diye hitap eden nadir şarkılardan biri olan bu eserin kâğıda dökülüşü ve beste yapılışı da oldukça ilginçtir. İzmir’de edebiyat öğretmenliği yapan Fuat Edip Baksı, bir gün İzmir’de Bir konferansa davet edilmiş. İstemese de tanıdıklarını kırmamak için gittiği bu etkinlikte arka sıralarda oturup zamanın geçmesini beklemiş. Etkinlik bittikten sonra aceleyle çıkarken arkasında bir ses duymuş. Bu ses yıllardır rüyalarında gördüğü ve âşık olduğu kadının sesiymiş, sadece sesinden tanıyabilmiş onu. Arkasına baktığında gerçekten de rüyalarındaki o kadını, o yüzü görmüş. Artık nasıl bir şaşkınlık ve büyülenmişlik ifadesi ile baktıysa kendinden yaşça çok küçük olan kadın mahcup olup başını da önüne eğmiş. İşte o sırada önündeki sıraya oturup bu şiiri aktarmış kâğıda…

Bir zaman sonra yazdığı bu şiiri bestelemesi için arkadaşı Selahattin Pınar’a göndermiş. Selahattin Pınar ise bu şiiri çok sevdiği karısına gösterdiğinde şu cevabı almıştır: ‘’Saygı sınırlarını aşmamak kaydıyla sevgili arasında ‘’senli’’ ‘’benli’’ konuşmak daha münasiptir”. Bunun üzerine Selahattin Pınar şiirin yer aldığı kâğıdı cebine atar ve öylece kalır. Edip Fuat ünlü bestekârdan uzunca bir süre ses çıkmaması üzerine bestekârın yanına gider. Edip Fuat şiirin akıbetini sorduğunda, Selahattin Pınar sevgiliye karşı sizli-bizli ifade kullanmayı pek uygun bulmadığını edebiyat öğretmeni olan Edip Fuat Bey’e söyler. Bu cevapla karşılaşan Edip Fuat şöyle der : ‘’Ben bekâr bir adamım. Aradığımı bulamadığım için evlenemedim. Yıllardır hayalini kurmuş olduğum, kafamda canlandırdığım kadına ise geçen gün okulun önünde rastladım. Ama hiçbir şey yapamadım. Çünkü o 17-18 yaşlarındaydı. Ben ise 40’lı yaşlarındaydım.’’ Bu hikâyeyi öğrenen Selahattin Pınar ise şöyle der: ‘’O zaman Türk besteleri arasında bir tane de sizli – bizli beste bulunsun”…

Mehmet Ali GÜNEŞ

 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL