Köşe Yazıları

binbir sabah hikâyeleri

binbir sabah hikâyeleri
Gökkuşağı Köşesi Banner

evirip çevirip bakınca tek bir dalın yalınlığı çok etkileyici gerçekten. içiçe geçmiş sarmaşmış karışmış dalların görünümüyse çok daha farklı bir çekiciliğe sahip. biri diğerinden daha az hoş değil. ikisi de ayrı derecede hayret uyandırıyor. ancak özel bir amacımız yoksa ilgimizi daha çok dalların karmaşası çekiyor nedense. bir iken başka çok iken bambaşka; uzaktan başka yakınlaşınca başka başka olan bizi kendine çekiyor. tek bir dalın ağırlığı, boyu, boğumları, rengi, dokusu hakkında konuşabilirken birbirine karışmış, içiçe geçmiş, dağınık; renkleri başka başka; yeni ve çeşit çeşit yaşama kucak açan; ısı, nem değişimiyle, esintilerle, envai kokuyla dolu bu çokluk kolay kolay ele geçmiyor, adlandırılamıyor, sınıflandırılamıyor; bakışlarımızı üzerinde tutuyor sanki biraz böylece. tek bir dalın yalınlığıyla başlayan hikâye nasıl da kaotik bir kozmosa evriliyor. hayret. basit bir dal kurgusu çoğalınca bakınız neye dönüşüyor. evet. bir başkadır, çok ise bambaşka. evet. nicelik arttıkça nitelik de değişiyor.

peki bizim bu dal çokluğuna büyülenmişçesine bakmamızın tek sebebi karmaşası mı, adlandırılamazcasına çok oluşu mu. ne. çünkü insan doğaya yabancılaşmış bir hayvan. zamanla yuvasını, barınağını doğanın içine değil, yani dalların taşların arasına değil dışına, doğada olmayan bir biçimde, doğada olmayan bir geometriyle bir ‘uzaylı gibi’ yapmaya başlıyor. insan doğanın yabancısı olduğunca da seyircisi haliyle. insan öyle bir şey, yabancısı olduğu şeyi ‘iştahla’ seyrediyor. avlayacağı toplayacağı şeyler, onların içinde bulunduğu manzaralar ne kadar da ‘estetik’ görünüyor. bu insan işte seyrederek edindiklerini aktarmak zorunda hissediyor bir yandan da. mecburen anlatıyor. anlatıyor, anlatıyor. seyirci hem de anlatıcı bir uzaylı kendileri. bu karmaşa da şurada şöylece dursun… dala kıyasla insanın durumu vahim. öyle vahim ki onlarca değil on binlerce insan bir araya geldiğinde dalların yarattığı o son derece çekici, hayret uyandıran karmaşık düzeni oluşturamıyor. insan teki çoğaldığında daha çok bir yığın, bir kütle gibi görünüyor. neden. çünkü insan tekleri bir dal kadar yalın ve bir o kadar da kendine özgü değil ki bir araya geldiklerinde hayranlık uyandıran karmaşık bir düzen yaratabilsinler.

niye bir dal kadar olsun yalın ve kendine özgü değil insan tekleri. çünkü asıl ve tam, ‘mükemmel’ olarak doğaya yabancılaşmasıyla değil kendine yabancılaşmasıyla son buluyor insanın yalınlığı ve de kendine özgülüğü. bir dal tam olarak kendidir. bir dal öyledir. bir insan tam olarak kendi değildir. bir insan öyle değildir. şöyle bir dünyanın en gelişmiş, en uygar kuzey avrupa metropollerine bakalım: insan(lar) göz temâsından kaçınıyor, ellerini kollarını çok az hareket ettiriyor, ender olarak tokalaşıyor, sürekli adımlarını ve ceplerindekini hesaplıyor, verileri biriktiriyor ve karşılaştırıyorlar. meydanlarda, caddelerde, metrolarda modaya uygun giyinmiş, ethosuna bağlı binlerce, on binlerce birbirine yabancı insan katranımsı bir sıvı gibi akıyor akıyor. yetişkinler çocuklara yabancı. erkekler kadınlara yabancı. gençler ihtiyarlara yabancı. zamanın güzellik ölçütlerine uyanlar çirkinlere yabancı. fitler gevşek vücutlulara yabancı. beyazlar siyahlara, esmerlere yabancı ve istisnasız herkes kendine yabancı: aynaya baktığında kendinde mutlaka yabancı bir şeyler buluyorlar. biraz çocuksu muyum acaba. yaşlanıyorum aman. kilo mu almışım. çok kadınsıyım niye. hiç kadınsı değilim niye. benim hakkımda kim bilir ne düşüncekler, ne düşünürlerse düşünsünler umurumda değil ama kaş aldırma randevumu kaçırmayım…

ilatyan matematikçi fibonacci’nin dal problemi gerçekten çok zekicedir. ancak o, dalları birer sayı olarak görür, gösterir. dalları sayı olarak gören aşkı da skor olarak görür. insanları da kelle hesabı görür. sayar sayar, saydıklarını karşılaştırır durur. vakit hızla geçer. ölüm ânında, tabi fırsatı olursa, aaa nasıl geçti bunca zaman hiçbi bok anlamadım der. işte tam buralardaki acayipliklerin arasında bir yerlerde, allahın belası bir takım seyirci-anlatıcılar türer ve insan tekini bir dal kadar yalın ve kendine özgü yanlarını seyreder ve anlatmaya başlar. niceliği arttırır, çokluk, çoğulluk içinde yani insan teklerini ilişkiler halindeyken anlatmaya başlar. o anlattıkça kalabalığın katransı sıvısından kopuşlar, çözülmeler başlar. seyirci-anlatıcı bilerek yahut bilmeyerek insanın doğaya yabancılaştığı fakat kendine henüz yabancılaşmadığı ilkel, yabanıl zamanları hatırlar ve hatırlatır. ilkel, yabanıl zamanlarda ölüm korkusu yoktur. o zamanlarda tanrılara inançsızlık da yoktur. çünkü ne ölüm vardır ne de tanrı. çünkü her şey sürekli, daima, hep dönüşmektedir.

ne kadar tersini iddia etse de dal, dallar uygarın düşmanıdır. çünkü hep yabanıl ve ilkel; ölümsüz ve tanrısız zamanlarımızı ilham eder onlar. her şeyin içiçe, sarmaş dolaş, kaotik bir kozmos, karmaşık bir düzen içinde oluşup dönüştüğü, kalıcı hiçbir şeyin bulunmadığı, her şeyin hızla geçip gittiği bir yaşamı hatırlatır(lar). biz, hepimiz ölümsüzlük arayan ve/ya ölümsüzlük taşına ismini kazımak isteyen kendine yabancı birer gılgamışız hattı zatında zeusuz, platonuz. ben ben -yani her şeyin yıkılıp gittiği yahut başka bir şeye dönüştüğü bu dünyaya kazık kakmak isteyen anlamında- ben demekten, doğal benliğimizi, kendi doğamızı göremeyiz. biz takım elbiseli, tulumlu, kravatlı, önlüklü, üniformalı, spor kıyafetli gılgamışlar, platonlar, zeuslar için dallar, anlamsız şeylerdir işte orada çoğunlukla biz fark etmeden öylece duran. bir anlamları yoktur. çalı çırpı, karmakarışık, eciş bücüş şeyler işte, ne olsun. orman, içinden geçilecek ya da yakılıp yıkılacak bir şeydir. deniz, ekilmeksizin biçilen tarladır hem de ürünleri taşıma yoludur. gökyüzü de yoldur aynı zamanda yolumuzu bulmamızı, yerimizi bilmemizi sağlayan işaretlerle doludur ve bize sürekli bu dünyada ne kadar vaktimiz kaldığını gösterir. güneş dört nokta iki milyar yaşındadır. alın bu bilgiyle ne yapacaksanız yapın. uygar insan teki asla bir dal değildir. bir dönüşümün parçası, cüzü olarak asla algılayamaz kendini. sürekli yapar, yapılır. uygar yapaydır, yapılmıştır. uygar bozulabilir ve yeniden yapılabilir de. idareciler bunu çok iyi bilir. uygar insan, bir legodur.

karşındaki yapraklarını dökmüş ceviz ağacına iştahla ve hayretle bakıyorsun. gelecek güz gene yemişini verecek biliyorsun. bu basit, bu ilkel, bu yabanıl, bu karmaşık, bu düzenli yapı seni her bakımdan besliyor. ona baktıkça kendine bakıyorsun. kendine nasıl yabancılaştığını sayesinde görebiliyorsun. biraz dürtün kaldıysa kar, fırtına çamur demiyor atıyorsun kendini sokaklara, rıhtımlara, sahillere, dağlara, taşlara yürüyor yürüyorsun. dal, dallar hiçbir metnin anlatamadığı ve anlatamayacağı hikâyeler anlatıyor. son bulmayan, son bulamayacak hikâyeler. çünkü başı sonu olmayan, hep süren, içiçe, sarmaş dolaş, birbirine karışan hikâyeler onlar. binbir sabah hikâyeleri.

cüneyt uzunlar

*yazarın diğer yazıları
ölümsüzlük en beter ölüm
gevşeme

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Yorum yapabilmek için buradan üye girişi yapınız.

Gökkuşağı Köşesi Banner
Gökkuşağı Köşesi Banner

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL